failiyet meselesi üzerine.


bir insan öldüğünde suçun birine yüklenmesi gerekir.

hastalığı suçlayabilirsin. görevini layıkıyla yapmayan doktorları suçlayabilirsin. yetersiz sağlık hizmetlerini suçalaybilirsin.

savaşı suçlayabilirsin. savaştan sorumlu gerizekalıları suçlayabilirsin. savaşa katıldığı için 20lik gençleri suçlayabilirsin. düşmanı suçlayabilirsin. toplumun huzurunu kaçıran gizli güçleri suçlayabilirsin.

silah üreticilerini suçlayabilirsin. ideolojileri ya da karl marx’ı.

afetleri suçlayabilirsin. üzerimize afetler gönderen tanrıyı suçlayabilirsin. afetler için önlem almayan devlet büyüklerini suçlayabilirsin. o büyükleri seçen halkı suçlayabilirsin. kitap okumayacak kadar tembel olan, okuduğu tek şey seviyesiz haber siteleri (!) olan insanları suçlayabilirsin. seçim günü oy vermeyi unutan trakya’lı amcayı suçlayabilirsin.

kaderi suçlayabilirsin. ortadoğu’da dünyaya gelmeyi.

Reklamlar

dedim sultan misen, o dedi yoh yoh.


İngilizce’de kleptocracy diye bir terim var. Bir ülkenin rüşvet ve  yolsuzlukla olan içli dışlılığını belirtmek için kullanılıyor. Bunun da iki türlüsü var, kök salmış olanı ve yeşermekte olanı. Batılı  ekonomistler bu ikisi arasındaki farkı özellikle şu hikaye ile anlatırlar:

Bir gün Afrika’nın A ülkesinin bir bakanı Asya’nın  B ülkesini ziyaret eder. Görüşmeler esnasında mevkidaşının evine de konuk olur. Ev çok görkemlidir. Saray gibi. Afrikalı bakan merak eder mevkidaşına sorar, “Vaow, maaşınızla bu muhteşemlikteki bir evde nasıl yaşıyabiliyorsunuz?”. Asyalı bakan Afrikalı mevkidaşını odanın cumbalı penceresinin önüne götürür ve uzaktaki bir köprüyü işaret eder, “Şuradaki köprüyü görüyor musun?” diye sorar. “Evet görüyorum” der Afrikalı. Asyalı ötekinin kulaĝına eğilir ve der; “ Yüzde 10”. Proje  bedelinden bu miktarı cebe indirdiĝini kastetmiştir. Sonra, bir yıl geçer. Bu sefer Asyalı bakan Afrikalının ülkesini ziyaret eder.  Aynı şekilde Afrikalı bakan da mevkidaşını evine konuk eder. Asyalı bakanın şaşkınlığı daha büyük olur çünkü ev saraydan da daha ihtişamlıdır. Dayanamaz sorar. “Peki sen  nasıl bu eve sahip olabiliyorsun?”der.  Afrikalı bakan konuğunu pencerenin kenarına götürür ve uzağı işaret eder.  “Şuradaki köprüyü görüyor musun?” der. Asyalı bakan, görünürde hiçbir köprünün olmadığını söyler. “Haklısın orada hiçbir köprü yok” derAfrikalı, ve mevkidaşının kulağına eĝilip, “Yüzde 100” der.

Bu hikayeyi niye anlattım biliyor musun?

Geçenlerde istemeyerek seçim tartışması yapılan bir ortamda bulundum. Birileri (ki bunlar ta Güney Kore’de yaşayan insanlar) Türkiye’deki bir siyasi partinin aleyhine ve lehine hararetli hararetli tartışıyorlardı. Tam da o an şöyle ilginç bir diyalog oldu. Birisi Türkiye’deki Ö partisinin hırsızlık, yolsuzluğundan falan dem vurdu. Öteki de;

“Bunlar çalıyor ama yapıyor be abi,?!” dedi.

Öyle ya, bizim ülkemiz kleptocracy denen şeyin daha birinci seviyesinde. Artık İkinci aşamaya geçsek de hayalden köprülerden geçsek…

hocam cennetin rengi nedir?


Saatlerce cennetin güzelliğinden bahsedildi. Kesintisiz olarak bal akıtan çeşmeler, hizmetçiler falan. Bir de def-i hacet ihtiyacının olmamasına vurgu yapıldı.

Tüm bu tasvirler insanlara çok hoş gözükebilir ama yine de genel olarak cennet tasviri yapmanın ne kadar doğru olacağından şüpheliyim.

Çünkü ben, cenneti Borges gibi bir kütüphane olarak hayal etmek istiyorum. Ama bir kütüphane bir başka mümin için pekala sıkıcı bir yer de olabilir.

Yine de artistlik yapmamalı, felç olan bir elin hissettiği hiçliktir. Duyguyu, his alma yetisini, herşeyi O halk ettiği için biz sadece sevdiğimizi zannederiz.

Ama hocaefendiler de kendilerince tasfir yapmasınlar yani. O’nun bana verdiği zevk hisleri daha farklı bir cennet hayal ediyorsa bunda benim suçum nedir ki.

Capture d’écran 2011-04-15 à 21.44.55 Görsel: 1973 yapımı La Planète Sauvage filminden bir sahne. Bu vesileyle bu filmi de izleyin.

Her şeye rağmen aciziz. (?)


bundan yaklaşık 1 ay önce samsung, hyundai gibi global şirketlerin memleketi güney kore’de bir gemi kazası meydana geldi. bu kaza esnasında gemiden 171 kişi kurtarılabildi. gemide geri kalan 286 kişi ise gemi ile beraber denizin derinliklerine süzüldü. yavaş yavaş. geminin batış anları tüm ülkede canlı olarak izlendi.  286 kişinin ölüme gidişi televizyondan canlı ve naklen tekrar tekrar izlendi. çağımız bu sahneyi televizyondan izleme olanağı sağlarken o gemi ile batan 286 kişiden birini dahi kurtarma imkanı vermedi.

tuhaf… her şeye rağmen aciz miyiz.

tumblr_n45pq3r4U01ql8pddo1_500kazadan bir hafta sonra derste ağlamaklı olarak ülkenin halini analiz eden koreli hocamın ifadeleri. herşeyi yapıyoruz. ülkemizle övünüyoruz, böyleyiz şöyleyiz diye. ama…

 

veya ah muhsin ünlü’nün dediği gibi mi;

”insan acizdir muhtaçtır fazla artistlik yapmamalıdır” 

 

bir de şu var; hiç artistlik yapmadan ellerimizle toprağı kazdığımız madende de ölüyoruz. kader mi yoksa.

Taksim – Hacıosman Metrosunda Sigara İçip, Şiir Okuyan Adam


Siz sağlıklı olanlar!   Sağlığınız ne anlama gelir?
İnsanoğlunun bütün gözleri, içine…  Daldığımız çukura bakıyor.
Özgürlük faydasızdır…  Eğer gözlerimizin içine bakmaya…  Yemeye, içmeye ve…  Bizimle yatmaya cesaretiniz yoksa!
Dünyayı yıkıntının eşiğine getirenler…   Sözüm ona sağlıklı olanlardır.

Yukarıda yazdığım sözler Tarkovsky’den, ‘Domenico’nun Haykırışı’ sahnesinden….

Üstüne sözü olan..?

 

twitter.com/cinorek

Alternatif Protesto Önerisi


if they dont repair the roads just do it

Bir süre önce bir Doğu Avrupa ülkesinde gerçekleştirilen bir protesto. Yoldaki bozuklukları düzeltmeyen yönetime karşı geliştirilen hareketin sloganı:

Eğer Onlar Yolları Düzeltmezse Bundan Deneyiniz’ 

Çok güzel bir düşünce. Yoldaki çatlaklara işlev vermiş oluyorlar. Bir fidan veya bir çiçek; bir koca isyan.

Buradan alternatif bir Gezi Parkı protestosu geliştirilebilir.

Eylemin yönünü milliyetçi şovdan biraz daha yeşil protestoya çevirirsek daha tatlı olur kanımca. Tabi Kemalist ergenler müsaade ederlerse. Malum sadece yakıp yıkmaya odaklanmış deli dana gibiler şu an.

twitter.com/cinorek

Bu Kış Devrim Gelecek


Haydi biraz devrim şaşırtmacası yapalım.  Sana devrim, Komşuya devrim, Dosta devrim, Düşmana devrim….Tahrir’de devrim…Gezi Parkı’nda devrim…Azadi Meydanında devrim…. Solcuya devrim… Irkçı Kemaliste devrim…

Ve devrim hülyasındakilere komşudan bir devrim gazı: Sar Omad Zemestan. Başımıza kış geldi… İran seçimlerinden sonra yükselen özgürlük hareketinin simgeleştirdiği muhteşem şarkı. Komşunun Çav Bella’sı. Serin olsun gazınız.

 

twitter.com/cinorek

Şehrin Ölümü; Zeytinburnu Yaratıkları, Gezi Parkı, 3. Köprü…


Şair yıllar önce bakın nasıl anlatmış şehrin ölümünü. Üstelik şehri öldürenlerin pek sevdiği bir şairdir o. Şehir an be an ölüyor, biz ölüyoruz…:

Duvarlar çıkıyor önüme
Şehrin mahpus yüklü duvarları
Hiçbir sır kalmamış ardında hiçbir duvarın
Nereye gitti diyorum benim elbisem nerede
Şehir soyunmuş diyor biri
Şehrin elbisesini çalmışlar
Bütün şehir çöküyor yüzünde bir insanın
Şehir boğuluyor içinde insanların kan gibi bir sesle
Mor bir kabus çöküyor üstümüze
Parkta son ağaç da ölüyor intiharı hatırlatan bir ölümle

gezi3
Veda çizgisi 
Kalabalık toplanıyor büyük meydanlara 
———————— Aşka veda 
İnsanlar geçiyor yollardan 
———————— İnanca veda 
Şehir kapanıyor içine 
———————— Toprağa veda 
Dolaşıyor bir heykelin taştan eli üstlerinde insanların 
Kuşlar göç ediyorlar bulutlar göç ediyorlar 
Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların 
———————— İnsana veda 
gezi-parkı-slogan
Bir gezgin adam 
Bir adam belki de en çok bir rüzgardır şimdi 
Sisli yabancı gölge gibi gezgin bir rüzgar 
gezi2Şehri bir yabancı gibi dolaşıyor 
Şehrin mabetleri bir bir tükeniyor 
Başlıyor içinde sonsuz susuzluk 
Avuçların içi terliyor. 
Kaos 
Kirli yollar kapansın sular akmasın deniz 
sığmasın kabına 
Gün batmasın aydınlatsın yüzlerde 
umutsuz mahkumluğu 
Makineler çalışsın taşlar yarılsın ortalarından 
Anneler ağlamasın çocuklar gülmesin 
Gök çöksün toprak başkaldırsın su sussun 
Ağaçlar durmasın bütün saatler dursun 
Durmasın ulu rüzgar şehri göklere savursun. 
Durum 
Makinalar bir elin baş parmağını çarmıha geriyorlar 
gezi4Akıl bir akreptir intihara hazır. 
Anı 
Bizim ellerimiz vardı şimdi onlar nerede 
Kadife gibi okşardık çocuk yüzlerini şimdi onlar nerede 
Şehirde evler olurdu sıcak odaları olurdu evlerin 
Sığınacak yatakları olurdu bu bizim yatağımız derdik 
Bayram günleri donanırdık su gibi yumuşardı 
yüreklerimiz 
Camilere dolardık tüm olmaya ererdik 
Biz vardık şimdi o biz nerede. 
Bitiş 
O en öksüz köşesine sığındığımız yalnızlığın 
Yalnızlığın teselli çiçekleri üstümüze 
Göçen son kuşların sedef gagalarından dökülür 
Şehir bir mahşer gibi içimizde ölür. 1968
İstanbul
Ve Şehrin Kurbanlıkları;”Kurbanlıklar süslenirdi…”

Demokraa-aasiii Çoktur Türkiyaaamızda…



Sevgili köylü kardeşlerimiz! Köylü yurdun efendisidir,Efendiliği asla bırakmayınız.
Uygarlık ulusal hedefimizdir, pijamasız yatmayınız.!

Sevgili köylü kardeşlerimiz !Taban fiyatlarını ayarlıyoruz, uygarlık işini tımarlıyoruz

Sevgili işçi kardeşlerimiz! Grevlere boykotlara yüz vermeyiniz,
Bin verip bir alıp şükür deyiniz.
İktidarınız sizi seviptirsindir, her bir işinizi görüptürsündür .
Size çok çok dualar ediptirsindir.

Biz burada dalgamıza bakmaktayızdır, ama yeni yeni piyasalar açmaktayızdır.
Bakınız gelişip serpilmekte bit pazarımız, emrinize amadedir bankalarımız.
Yalandır kredi yolsuzlukları, tefeci yoktur türkiyaaamızda
demokraaasi çoktur yurdiyamızda, amerikan copları ardiyamızda…

Adalet diyerek tutturuyolar, aklımızı fikrimizi fırttırıyolar
İşçiyi köylüyü hop ettiriyolar,gençlerimizi polise cop ettiriyolar
Hop ettire cop ettire
Ne olacak sonu aziz yurttaşlarım ne olacak sonu

Biz müreffeeeehh…
Biz gelişmiş demokraaatiiikk…

Söz: Hasan Hüseyin Korkmazgil
Müzik: Özgürlük Türküsü

İyi oldu bu. hem ustayı hatırladık…

Mevlana’yı Saraylara Hapsetmişler


Şeb-i Arus Son yıllarda her Şeb-i Arus geldiğinde tuhaf bir şekilde hüzünlenirim… öfkelenirim…

Mevlana’yı anlayamayan bir yığın godaman toplaşır Mevlana’nın girmeyeceği na-mütevazi mekanlara. Adeta oynatırlar dansöz misali semazenleri.

Daha fazla bir şey söylememeliyim. Mevlana’nın bir beyti var ki tamamen bunlar için yazılmış, ezbere bildiğim 70-80 beytinden biridir Mesnevi’nin:

Her kesi ez zann-i xod şod yar-i men

Vez derun-i men necest esrar-i men

Mevlana’yı bir reklam objesine çevirmiş bu kapitalistler (bu kelimenin laşkası çıkmış olabilir ama burada kullanmalıyım) Mesnevi’nin Farsça olduğunu belki bilmezler. O yüzden Türkçe’ye çevirmeye çalışayım da Mevlana onların hakkında ne demiş öğrensinler:

Herkes kendi zannınca bana yar oldu

Ancak benim derinime, esrarıma ulaşamadılar

Şimdi varın siz anlayın Mevlana’nın bunları tanıyıp tanımadığını. Mevlana pek ala bilir ki bunlar ceviz kabuğunun üzerine konmuş pis kurttan farklı bir şey değillerdir…

Geçen sene aynı gün yazdığım ilgili yazıya da buradan bakabilirsiniz…

Bunca kötü hal üzerine biraz da güzel şeylerden haber eyleyeyim. Galata Mevlevihanesi’nde güzel bir sergi var bu aralar. Bağdat’lı sanatçı Souadad Kandemir’in çalışmalarını kaçırmamanızı tavsiye ederim… Hem bilvesile Şeb-i Arus günlerinde Şeyh Galip-in kokusunu almış olursunuz…

Yazıdaki iki çalışmada sergiden. Souadad Hanım kendisi de sergisinin başında duruyor konuşmak isterseniz çok sevimli hubsohbet birisidir.

DSC_0350

 

 

Cinorek

twitter.com/cinorek

Cami Yapmaca veya Mimarcama


 

Bir gün başbakan Kahramanmaraş sokaklarında dolaşırken ulu bir tepe üzerinde duran yine ulu mu ulu bir cami başbakanın gözüne çarpar. Öyle bir çarpar ki başbakan travma geçirir. Ve o camiyi unutamaz. Ve yaşadığı o ilginç düşler aleminde o camiyi her tepede hayal eder. Hatta, imkan olsa da şu Everest’in tepesine de diksem şundan, deyu deyu hayaller kurar..

Bir vakit sonra başbakan muhafızlarını Kahramanmaraş’a gönderir. Tiz elden o caminin mimarı Payıtahta getirilir. Hayaller gerçekleştirilir.

Ondan sonrası başbakanın düşlerini gerçeğe döker. Tüm tepeler ve tepecikler başbakanın mimarının Sultanahmet Camii uyarlamalarıyla süslenir… Başbakan mimarını çok sever…

Başbakan mimarına bir isim takmayı da ihmal etmez. Ona göre Mimar Sinan’ın ruhu kendisinin Kahramanmaraş’lı mimarının bedenine geçmiştir. Bundan dolayı Mimar Sinan’ın 400 yıl önce bıraktığı yerden camilerini yapmaya (copy paste) devam eden mimarına Junior Sinan ismini takar…

Çok da güzel olur. Çok da hoş olur. Oh!

twitter.com/cinorek

Baba, onlar insanmış ama!


Bir arkadaşımın sekiz yaşındaki kızı evde ana haber bülteni izlenirken sormuş: “Baba, cezaevinde açlık çekenler ne?”

Arkadaşım anlamamış, daha doğrusu lafın, o yaşta çocuğa yeni başlayanlar için Kürt meselesi noktasına gideceğini düşünüp, “Mahkûm kızım, mahkûm… Hadi sen ödevlerini yap” deyip geçiştirmeye çalışmış.

Küçük kız kısa bir müddet ortadan kaybolmuş.

Arkadaşım bu esnada klasik bir baba tadında, yahu daha çok erken değil mi bu mevzuları anlatmak için diye düşünürken, Google hazretlerine“mahkûm” yazıp cevabını alan kızı geri dönmüş.

Ve şaşkın bir hâlde şöyle yenilemiş sorusunu: “Baba onlar insanmış ama!”

Taraf Gazetesinden Demiray Oral’ın yazısının tamamını  buradan okuyabilirsiniz

Ben Mimar Oldum…


Bugünden itibaren ben, yani mimar diye tabir edilen zevattan şahıs yeni bir hayata başlıyor.

Mimar oldum ben.

Andan  itibaren işim güzel şehrimiz İstanbul’a çirkin binalar yapmak olacak… Çok yıllar önce büyük ustaların, Mimar Sinanların yaptığı işi bugün ben ve ekibim bu şehirde yapacağız. Yaptığımız iş onlarınkiyle aynı büyüklükte olacak. Büyüklük dedim de ters yönde büyüklükler olduğunu söylemeyi unutmuşum.

Ağazadeler yaptığımız projelerde çok seçici olacaklar.

Bu değil! Bu da değil! Bu hiç değil!  

gibisinden laflarla içlerinden en saçma, en iğrenç şeylerimize

İşte bu! 

diye haykırarak, hiç bir merciden en ufak bir engel görmeden alıp koyacak kütle şeklini şehirlere projelerimizin.

 

Yeni mekanıma ofisime vardım bu sabah. İlk iş şehrin en iyi şekilde nasıl içine ederim deyu ofisimizin önceki projelerine baktım. baktım… baktım… baktım…

Çok değişik duygular içindeyim. Bir ihanet tadı alıyorum. Birilerine ihanet ediyorum galiba. Tanrım kime?  Kendime mi, hayatıma mı, yoksa insanlığa mı? bilmiyorum…

 

Tüm mahlukattan af diliyorum. Ben ne yaptığımın farkında değildim….

 

twitter.com/cinorek

Şehirde Yürüyen Kulevinçler


Bir yıldır İstanbul’un kenar bir mahallesinde yaşıyorum. Yaşadığım bina, yerleşim yerinin sonunun işareti olan bir tepeye bakıyor.  Ve bu tepe, beton yığınları haricinde izleyebildiğim tek dış mekandır benim için. Zihnimin temiz bir odasını ona rezerv ederim. O da bana doğallığını ikram eder. Birkaç ağaç ve betondan arınmış temiz toprak.

O yükselti ile ilgili tuhaf hikayeler uyduruyorum zihnimde. Zihnimde, çünkü orayı tanıyan kimse yok birlikte konuşacağımız. İnsanlar meşgul. Bihaberler çevrelerinden.  Bedenleri sadece bu şehirdedir. Ruhları,  ölü ruhlar…

Her gün değişiyoruz. Her gün bir şeyler uçup gidiyor hayatımızdan. Her gün bir şeyler usulce sızıyor hayatımıza aynı zamanda.  Bir de tüm zalimliğimize boyun eğen, küsüp gitmeyen şeyler var. İstanbul Boğazı gibi, Fırat Nehri gibi mesela. Şu penceremden izlediğim tepecik gibi aynı zamanda.

Belki İstanbul’un yedi tepesi kadar meşhur olmasa da oranın da bir hikayesi olduğuna eminim. En azından insanoğlundan birileri durup ona bakmıştır, göç ederlerken kenarından.

Ben oranın bir Nekropolis olduğunu, yani bir ‘ölüler şehri’ olduğunu düşünüyorum. Gerçi bunu Yaşar Kemal’in ‘Binboğalar Destanı’ romanından sonra, gördüğüm her tepe için hayal ediyorum ya.  Yine de burası daha farklı, bir insanlık gizemini taşır gibi bir ağırlığı var.

Sonra fark ettim ki orada aslında bir mezarlık da varmış. Demek ki öfkesinin çapı bütün şehri içine almaya yetmeyince bizzat düşmanlarını seçip içine almış. Pratik çözüm. Düşmanlarını içine alıyorsun sonra alabildiğince kuvvetinle sıkıyorsun.

Şimdi hayallerimi doğrular bazı kanıtlar bulduktan sonra bir farklı temaşa ediyorum orayı.

Bir şehirle aşk yaşayabilir insan. Belki İstanbul bunun için bir hayli büyüktür ve çoktan geçmiştir kaçamak yaşlarını. Ama gençlik çağında çocukları var İstanbul’un. Çamlıca Tepesi gibi. Galata Kulesi  gibi. Cihangir semti gibi. Lakin İstanbul’un çocukları çok popülerdir, çok aşıkları vardır. İşte bu noktada şanslıyım galiba. Benimkisi pek popüler olmayan, bir ismi var mıdır, onu dahi bilmediğim, pek mütevazı bir yerdir.

Sessizlikten ve sadece bakışmalardan ibaret bir ilişkimiz vardı. İlişkimiz rayında gidiyordu son haftalara kadar. Ta ki son bir haftadır üzerime çöken tedirginliğe ve huzursuzluğa kadar. Birileri gelecek ve onu alacak gibi hissediyorum…

Ve bugün bir Pazar sabahı…

Uyanmak mı? Bilmiyorum araftayım, yeni güne erken başlamakla hiç başlamamak arasında. Güzel bir Pazar günü programı yapmakla uykuya pes deyip onun emrine amade olmak arasında.  Uykuya çeken güçler pek bir güçlü. Saatin alarmına sert bir yumruk atarak teslim bayrağı çekilebilir her an. Veya son bir hamle yapıp pencereden dışarı bir bakış atmaya ikna edilebilir

Nihayet gücümü toplayıp penceremden dışarı ve ilk olarak göreceğim tepeciğime bir göz atmak için pencereme yöneliyorum.

Rüya görmeye devam mı ediyorum, bilmiyorum ama sanki bir yaratık var dışarıda. Gözlerimi olayın ehemmiyetine vurgu yaparak daha bir dikkatli bakmaya ikna ediyorum. Gözlerim ise bir an önce yatağa dönmek arzusundalar.

Evet  evet, gerçekten dışarıda bir canavar var. War war war… Metalik görünüşlü irice bir canavar. War war war… Etrafına saldırıyor. Bizim yani Ademoğlunun canavarları gibi değil. Uzaylı mı acaba? Onca yıldır beklediğimiz uzaylı denyolar bunlar mı? Yerdeki taşları, toprakları ve ağaçları ağzına alıyor. Yukarı kaldırıyor. Sonra da gökyüzünde ham diye ağzına atıyor. Dünyamızın asli yerleşimcilerinden olan tavuk topluluğu gibi. Onlar da yerden bir şeyler alıyor, bir yudum su mesela. Kafalarını havaya dikiyorlar. Sonra ham yapıyorlar. Sonra tekrar, tekrar.

Biraz daha halet-i nevmden aydınlığa gelince acı gerçeği fark ediyorum. Bu çok iri bir yaratık. Tavuklar bize göre ne denli küçükse biz de bu uzaylı sisteme o kadar. Yani artık biz mi tavuğuz bu gezegende. Ayak altında dolaşmamalı mıyız bundan böyle? Ama neden?

‘Höst ulan! Ne istiyorsunuz dünyamızdan? Biz sizin dünyanıza geliyor muyuz?’ diye haykırıyorum.

Onların gezegenine gitmeyi bir anda hayal ediyorum. Aslında biz de onların gezegenine gitmeyi çok isteriz. Ama bozuntuya vermeden devam ediyorum haykırmaya;

‘Biz sizin tepelerinizi yerle yeksan ediyor muyuz? Rahat bırakın bizi!’ ‘Tutmayın bre ben!’

Birileri beni gerisin geri çekiyor. Uyku meleklerim galiba. Uykucu güçler tüm donanmalarını harekete geçirmiş beni geri yatağa çekiyor. İçlerinden biri şu şekilde beni kandırmaya çalışıyor;

‘Yapma ağabey, büyütülecek bir şey değil. Sadece akşam izlediğin uzaylı filmin etkisinde kalmışsın. Gel uyu biraz. Toparlarsın’

Gerçekten öyle mi. Şu koca cisimler dünyamız ölçeğinde hiç abartılmayacak, gayet sıradan şeyler mi? Kafam karışık. Pes ediyorum.

Merhaba uyku. Selam rüyalar alemi, ben geldim. Rüyalar dünyasında her şeyi görmek mübah olduğu için korkularım uçup gidiyor. Bir hafiflik geliyor üzerime.

Rüyadayım. Ama uykuya çekilirken yanlışlıkla dışarıdaki metalik sistemi de yanıma almışım. Ve şu an rüyamda benimle birlikte. Ne var ki korkacak bir şey yok, rüyada pek sevimli. Hep onunla birlikte takılıyoruz. Benim çocukluğuma gidiyoruz. Ben onun kolları arasında salıncak kurmuş binaların üzerinde uzunca mesafelerde sallanıyorum. Etrafta başka kimseler yok. Şehirde insanları aramaya çıkıyoruz sonra. Ben onun sırtına biniyorum. O hareket ediyor. Her adımında üç beş binanın üzerinden atlayarak koşuyor. Kendimi bir süper kahraman gibi hissediyorum. İnsanları kurtarmaya koşmak istiyorum. Ama koca şehirde hiçbir insan bulamıyorum. Geç kaldığımı fark ediyorum. Yorgunlukla birlikte ümitsizliğe düşüyorum. Beni yere indiriyor. Koca metalik gövdesi ile bana gölge yapıyor. Sonra ben zaten rüyada olduğum halde tekrar uykuya dalıyorum.

Ve bu uyku tekrar beni kaçamadığım dünyaya geri getiriyor. Çok yorgun olduğumu hissediyorum. Gördüğüm kabusun etkisiyle acele olarak insanları görmek istiyorum. Ve bunun için kendimi sokağa atıp insanların arasına karışıyorum. İnsanlara bakıyorum. Onlar bana bakıyorlar. Şehrimizin, belki dünyamızın işgal edildiğini söylemek istiyorum. Ama anlamazlar diye vazgeçiyorum. İnsanlar her şeyden habersizler. Ve ben çok yalnızım şu dünyada. Sahilde yalnızlar rıhtımına uğradıktan sonra akşama doğru evime dönüyorum.

Sabah gördüğüm şeyin bir yanılma olduğunu dileyerek pencereme tekrardan yöneliyorum. Hayır, artık çok geç. Sabah tek olan yaratık sayısı üçe çıkmış. Ve saldırganlıları da misliyle artmış.

Bu vakitten sonra her pencereye çıktığımda sayılarının arttığını görüyorum. Ve tepecik her geçen gün eriyor.

Ve yaklaşık bir ay sonra tepeciğin yerini onlarca beton yığını almış oluyor.

Artık çok geç. Ve ben çok yalnızım bu şehirde…

twitter.com/cinorek

Fotoğraf: Ömer Doğan

Sevan Nişanyan’ın ‘Gençliğe Hitabe’si


Oğuz Atay ve Roni Margulies’ten sonra resmi ideolojiyi eleştirmeye Sevan Nişanyan ile devam edelim.

Resmi ideoloji eleştirilmeden ne insanlık yararına bir ilim ne de başka bir güzel faaliyet meydana gelir, demişti İsmail Beşikçi.

Sevan Nişanyan’ın 2009 yılında Taraf Gazetesindeki köşesinde yazdığı Gençliğe Hitabe‘si

Seksenaltı yıl yeter bence. Kan-vatan-düşman’dan ötesine aklı ermeyen bir dil bu ülkeyi bunca yıl esir etti. Artık yeni şeyler düşünmenin vaktidir.

Kan-vatan-düşman edebiyatının şahikası Kemal Paşa’nın Gençliğe Hitabe adlı eseridir. Bugün tekrar yazılacak olsa ben şöyle düzeltirdim.

*

Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, insan olmaktır.

İnsan olmanın yegâne temeli insana sevgidir. Hayatın boyunca, insanlara güzelliği, aklı ve adaleti öğretmeyi görev bileceksin. Bilgin varsa, bedel beklemeden paylaşacaksın. Buna imkân ve şeraitin müsait değilse, yanındaki üç veya beş kişiye katıksız sevgini vermeyi deneyeceksin; onların hayat yükünü bir nebze hafifletmeye çaba göstereceksin. Bunu yaparken Türk mü, yoksa Hindu mu, Yamyam mı diye sormayacaksın. Çünkü insan, galiplerin hasbelkader çizdiği sınırlara sığmayacak kadar kıymetli bir hazinedir.

Dahili ve harici bedhahlarla etrafın çevrili olabilir. Sen şerri bahane etmeyecek, hayırhahlığını ilelebet muhafaza ve müdafaa edeceksin. Zira kötülük, esarettir. Manevi istiklalini ve manevi hürriyetini ancak insan olmakla kazanabilirsin.

Düşman bütün tersanelerine girmişse, vazifeye atılmadan önce düşüneceksin. Önce, düşman mı diye soracaksın. (Çünkü bugün düşman olan yarın dost olabilir.) Sonra onu kendine düşman etmek için ne hata yaptığını düşüneceksin. (Çünkü düşmanlık, herkes için ağır bir yüktür.) Gönlünü kazanmayı deneyeceksin. Tersaneyi beraber işletmeyi teklif edeceksin. (Öylesi her ikiniz için daha kazançlı olabilir.) Sonuç alamasan, bir tersane uğruna düşman olmaya değer mi diye bir kere daha kendine soracaksın. Bunları yapabilirsen, inan, dünyanın tüm tersaneleri senin olur. Tüm ordular sana boyun eğer. Tüm kalelerini terkedecek gücü ve güveni kendinde bulursun.

Memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar sana “düşünmeyeceksin!” diyebilirler. Kendi çorak ve bencil emellerine seni muhafız ve müdafi yapmak isteyebilirler. Kuşaklardan beri süren iktidarlarını bir gün daha korumak için senin damarlarındaki kanı talep edebilirler. Memleketin bütün tepeleri kan ve intikam bayraklarıyla donatılmış, bütün mektepleri zaptedilmiş, bütün mahkemeleri elde edilmiş, bütün gazete köşeleri bilfiil müstevlilere terkedilmiş olabilir. Millet, cehalet ve propaganda içinde serseme dönmüş olabilir.

Ey insan evladı! İşte bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, insan olduğunu unutmamaktır. Muhtaç olduğun kudret tanrı vergisi olan vicdanında ve her gün çalışarak geliştireceğin aklında mevcuttur.

Cinorek | Alıntı Yazılar

 

%d blogcu bunu beğendi: