ger ez biqirim dengê min ê heta ku here?


ax welatê min ê pir bûyî û qedîm!

li ser wan erdan çend şer qevimîn, çend talan…çend şah û keya li text rûniştin, çend melîk ji hûkm ketîn….

çend mirov mirîn, çend mirov hatîn dinê. çend xiyanet, çend eşq, çend cejn çend ayîn…. 

ez li benda te bûm...  (Ahmet Ümit, “Bazinê Ninnatayê)

mirovê kal got “ger ez biqirim dengê min ê heta ku here?”. kesekê bersiva wî neda. paşê  ferk kir ku ew bi xwe tenê ye.

tiştek ku bike nemabû. tevirek girt mistê xwe û erd kola. bi neçarî. bihêrs. gava der û dor, her der reş û tarî bû dakete binê kortikê kolayî.

û li vêr girî…

Reklamlar

Beş Usul Ölü | İhsan Oktay Anarca


Neden mi İhsan Oktay Anar

Çünkü o…

Bir şeyin beş farklı ifadesinin sadece İngilizce’de değil Türkçe’de de mümkün olacağını söyleyen birisi…

Kısaca, o Cumhuriyet’in öldüremediği bir dili yeniden en güzel şekilde yaşatan birisi…

İhsan Oktay Anar’ın son kitabından bir bukle. Eğer bunu beğenmezseniz ‘tuvalet tarifi’ ni de getirebilirim…

Ölü:

edouard-manet-the-dead-toreador-13718

zabıta teşkilatının deyişiyle her ceset,

müminlerin tabiriyle her mevta,

çelebilerin deyimiyle her naaş,

külhanilerin üslubuyla her leş,

yahut kitabi tabiplerin ilmi terimiyle her kadavra

( Sayfa; 17 ‘Yedinci Gün’ İhsan Oktay Anar)

Blogta 2012 Yılı


crow1detailsm

Bu sene ben de blogcuların geleneği olan yıl sonu değerlendirmesini yapayım. Bunu blogun son aylarda hissedilir derecede ziyaretçi sayısındaki artıştan güç alarak yapıyorum. Artık ciddi sayıda insanlar ziyaret ediyor blogu. Ve bunlar kavga isteyen tipler. İstediklerini vermek lazım. Değerlendirmeyse değerlendirme, müzikse müzik… Meyve toplamak lazım. Meyveleri dağıtmak lazım konuklarımıza…

2012’nin Enleri:

Filmi;

Her Çocuk Özeldir.

2007 yapımı bir film olmasına rağmen Aamir Khan’ın filmi Her Çocuk Özeldir (Every Child Is Special) yıl içinde blogda en çok bakılan film olması hasebiyle ben, tek kişilik blog yönetimince Cinorek 2012 Yılın Filmi ödülüne layık görüldü….

her çocuk özeldir

Kitabı;

Koltuk – Benjamin Parzybok.

Seçimi en zor olan başlık budur galiba. Benjamin Parzybok’un kitabı yıl içinde bu blogun yazarını en çok etkileyen kitap oldu. Burada anti parantez birisine teşekkür etmek istiyorum. Bu sene çılgın bir insanla tanıştım. Ve  Parzybok’u bulmam da onun vesilesi ile oldu. O bir her şey. Onu tanımlamaktan çekiniyorum.  Ama o bazen kendini ekşi-yazarı diye tanımlar…. Biz de öyle yapalım. Kitap kurdudur bu ekşi yazarı…. Dostum Yemdihan…

tumblr_lppcfamE0X1qzexgu

Fotoğrafı;

Şehirde Yürüyen Kulevinçler

2012 yılı içinde yaşadığım bir kabusun özeti olan bu fotoğraf, bir fotoğraf işte. Seçildi…

cinorek.wordpress.com

Polemiği;

Çamlıca Cami Projesi

Çamlıca tepesine yapılacak cami için seçilen proje blogta polemik konusu seçildi. Ve o gün blogun en çok okunduğu gün oldu

Çamlıca Camii (cinorek.wordpress.com)

Gezi Notu;

İran Gezi Notları

Henüz tamamlayamadığım İran gezi notlarım bu sene en çok okunan gezi notları oldu….

İran Gezi Rotası Cinorek

Müziği;

Karwan Osman.

Cinorek bu diyardan göçmüş bu sanatçının ölümsüzlüğünü ilan etmek için çok uğraştı. Ve Karwan Osman Cinorek 2012 Yılın Müziği ödülünü alıyor….

Alıntı;

Vatan denen bir şey vardı ki, çok iyi korunması gerekiyordu.| Oğuz Atay

Blogta yaptığım alıntılardan en beğenileni Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ından oldu.

Dil Sevdası;

Farsça Deyimler

Farsça ve Türkçe’nin ortak deyimleri üzerine yaptığım bu derleme yılın en çok okunan yazılarından oldu….

9107139_orig

Ve son olarak Son aylarda artan ziyaretçi sayımızla taçlandıralım yılımızı:

rey

Cumartesi Belgesel Buluşmaları Başladı


Documantarist’in bünyesinde iki haftada bir Cumartesi günleri gerçekleşen Saturdox Belgesel Buluşmaları’nın yeni sezonu başlıyor. Hatta ilki ‘Beş Kırık Kamera’ (5 Broken Cameras – 2011) ile iki hafta önce gösterildi. Çok etkilendiğim bir film oldu. İşten fırsat bulabilseydim hakkında bir kaç kelam etmek isterdim film hakkında. Ama olmadı. Artık Saturdox’un diğer filmleri hakkında düzenli duyurular yapmaya çalışırız telafi olarak.

Saturdox gösterimleri Tophane’deki eski Tütün Deposu binasında yapılıyor. İki haftada bir Cumartesi günleri saat 19.00 gösterimler yapılıyor. Gösterilen filmler başka yerde pek bulunamayacak tarzda ve tatta filmlerdir… Her filmin sonunda özel konuklarla söyleşiler de düzenleniyor. Bu konuklar kimi zaman filmin yönetmeni kimi zaman ise filmde işlenen konu ile alakalı kişiler oluyor. Mesela 15 Aralık’ta yapılan ilk gösterimde Filistin İçin İsrail’e Karşı Boykot Girişimi’nden Nicola Saafin katıldı… Geçen film ile ilgili konuşmayacaktım ama dayanamıyorum. Film,

Filistin’in bir köyüne yapılan İsrail yerleşimini protesto eden yerel eylemcilerin belgeselini çekmek isteyen bir vatandaş için bu girişiminin kaç kameraya patlayacağını konu ediniyor…  Gerisi bana kalsın…

Geçmiş geçmiştir. Artık önümüzdeki maçlara bakalım. Pardon programa bakalım. Documentarist‘in sitesinde detaylıca var program. Yine de ben ara ara buradan haber vereceğim Cinorek-wanlara.

Bu hafta, 29 Aralık 2012 tarihinde Türkiye’den bir film gösterilecek. ;

Ana Dilim Nerede

anadilim-nerede-poster1

(Where Is My Mother Tongue / Zonê Ma Koti Yo)
Yön. /Dir.: Veli Kahraman

Anadilinin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu öğrenen ihtiyar Mustafa, çocuklarına öğretemediği bu dilin unutulmaya terk edilmesinden kendini sorumlu tutar. Geçirdiği rahatsızlık nedeniyle hayatının sonuna geldiği düşüncesiyle yüzleşmek zorunda kalırken, hafızasında kaldığı kadarıyla yitip giden dilini kaydetmeye karar verir. “Ana Dilim Nerede” evde dahi kendi dilinde konuşmanın yasak olduğu yıllardan sonra artık gizli tutulamayacak olan “anadili” gerçeğini ve Türkiye’de resmî politikaların yarattığı kültürel travmanın orta sınıf bir aile üzerindeki etkilerini konu alıyor.

Filmin web sitesi: http://www.anadilimnerede.com

Gösterimler ücretsizdir.
Film İngilizce ve Türkçe altyazılı gösterilecektir.

İlk defa gidecek olanlar buradan (yorum kutusu) bana bildirirlerse gerekli yönlendirmeleri yapabilirim…

Cumartesi saat 19.00 da Depo’da buluşmak üzere….

 

Yedinci Gün’den Bir Kore Filmine Telgraf


İhsan Oktay Anar’ın Yedinci Gün’ü Üzerine

129352

Bazı yazarların ve kitapların tanıtımını, reklamını yapmak istemiyorum. Diliyorum ki herkes okumasın onları. Sadece okuması gerekenler -ki onlar yollarını bilirler- okusunlar.

İhsan Oktay Anar da o gruptan. Kendisinin de prensibi öyleydi ta ki son kitabına kadar. Romanlarının reklamını yapmazdı. Medyaya çıkıp kendini gösterme tasası gütmezdi. Ne olduysa son kitabında oldu. Belki büyük bir satış rakamı yakaladı ama..: Güzel kitabını, değerini anlamayacak insanların ellerine saldı. Dolayısıyla saçma saçma yorumlar aldı.

Yedinci Gün için artık reklam dönemi geçtiği için benim bir şeyler yazmamda beis yoktur. Gerçek bir okuyucusu olarak iki laf etmeme kızmazsınız değil mi değerli okuyucularım.

Öncelikle reklam üzerine kitap okuyanlara, ve bu doğrultuda İhsan Oktay Anar’ın son kitabını eleştirenlere bir tokat atmalıyım: Halt etmişsiniz…! Siz gidin iki üç ayda bir kitap çıkaran, bir dizi izlemiş gibi olmaktan öteye bir  etki bırakmayan yazarların kitaplarını okuyun. Veya kitabı falan bırakın gidin TV izleyin, ne bileyim daha kolay işler yapın.

17918272

Ben İhsan Oktay Anar’ın kitaplarını farklı şekillerde bir kaç kez okurum. Mesela bir kez, büyüleyici  kelimelerinin peşinden koşarım. Adam sözlük manyağı yaptı beni.  Bir kez, içindeki küçük iğnelemeleri irdelerim. İşte en sevdiğim kısım da bu. Derler ki İhsan Oktay’ın kitaplarında hikayenin bütününü kavramak çok zor. Evet haklılar o konuda, Anar’da genel hikayeyi kaçırabiliyor insan. Ama ben genel hikayeyi pek önemsemediğimden bu önemli değil benim için…
Gelgelelim Yedinci Gün’e not vermeye: İhsan Sait’e, pardon İhsan Oktay’a not vermek bizim ne haddimize.  Sadece ne hissettiğimizi söyleyebiliriz. Kitapta kopuk ve sıkıcı bulduğum bir yer var; İhsan Oktay adaşını bir ara 1.Dünya savaşına, Doğu Cephesine gönderiyor. Bilmiyorum o kısımlar bana farklı biri yazmış gibi geldi. Ama kahramanını ‘mongol’ diye aşağıladığı bölümler harikaydı…

Beni en çok heyecanlandıran ise; zamanlar arası aşk kısmıydı.

Şimdi size bir filmden bahsedeceğim. Yedi sekiz yıl önce izlemiştim. Bir Kore filmi: II Mare. Kitabı 1.5 ay önce okumama rağmen bu yazıyı geç yazmamın bir sebebi de bu filmin ismini hatırlayamamam. Filmin ismini hatırlamak için bir hayli hırpaladım hafızamı. En sonunda hafızamın öttüğü bir kaç şifreli kelimeler ile google hakikati, film ile ilgili her şeyi serdi önüme…

II Mare | Cinorek

II Mare 2000 yapımı bir Kore filmi. My Sassy Girl’deki hoş hatun da baş rolde oynuyor. Zamanında Kore’de iyi de gişe yapmış. Konusu ise, aynı evde 2 sene aralıklı yaşamış bir erkek ve kadın, evin posta kutusu aracılığıyla mektuplaşabildiklerini farkederler… Zamanla aralarında bir aşk oluşur, olaylar gelişir…

Şimdi Yedinci Gün’de de Mongol İhsan bir kaç kuşak sonra yaşamış Döjira’sıyla, aşkıyla iletişime geçtiğinde birden bire şimşekler çaktı kafamda, o filme gittim.

Ha bir de unutuyordum, telgraf üzerinden beynelmilel oyunlar size kitaptaki fantastik buluşlar hakkında fikir verir galiba …

Kalın sağlıcakla…

Aamir Cinorek

twitter.com/cinorek

Mevlana’yı Saraylara Hapsetmişler


Şeb-i Arus Son yıllarda her Şeb-i Arus geldiğinde tuhaf bir şekilde hüzünlenirim… öfkelenirim…

Mevlana’yı anlayamayan bir yığın godaman toplaşır Mevlana’nın girmeyeceği na-mütevazi mekanlara. Adeta oynatırlar dansöz misali semazenleri.

Daha fazla bir şey söylememeliyim. Mevlana’nın bir beyti var ki tamamen bunlar için yazılmış, ezbere bildiğim 70-80 beytinden biridir Mesnevi’nin:

Her kesi ez zann-i xod şod yar-i men

Vez derun-i men necest esrar-i men

Mevlana’yı bir reklam objesine çevirmiş bu kapitalistler (bu kelimenin laşkası çıkmış olabilir ama burada kullanmalıyım) Mesnevi’nin Farsça olduğunu belki bilmezler. O yüzden Türkçe’ye çevirmeye çalışayım da Mevlana onların hakkında ne demiş öğrensinler:

Herkes kendi zannınca bana yar oldu

Ancak benim derinime, esrarıma ulaşamadılar

Şimdi varın siz anlayın Mevlana’nın bunları tanıyıp tanımadığını. Mevlana pek ala bilir ki bunlar ceviz kabuğunun üzerine konmuş pis kurttan farklı bir şey değillerdir…

Geçen sene aynı gün yazdığım ilgili yazıya da buradan bakabilirsiniz…

Bunca kötü hal üzerine biraz da güzel şeylerden haber eyleyeyim. Galata Mevlevihanesi’nde güzel bir sergi var bu aralar. Bağdat’lı sanatçı Souadad Kandemir’in çalışmalarını kaçırmamanızı tavsiye ederim… Hem bilvesile Şeb-i Arus günlerinde Şeyh Galip-in kokusunu almış olursunuz…

Yazıdaki iki çalışmada sergiden. Souadad Hanım kendisi de sergisinin başında duruyor konuşmak isterseniz çok sevimli hubsohbet birisidir.

DSC_0350

 

 

Cinorek

twitter.com/cinorek

İran Gezi Notları 8 – Ömer Hayyam’ın İzinde Horasan’a Yolculuk


Nişabur (Meşhed) Gezi Notları… 

Pek aziz blog okuyucularım bugün İran gezi notlarımızı İran’ın en büyük ikinci şehri ve Razavi Horasan eyaletinin de başşehri olan Meşhed ile devam ettirelim.

Photo: cinorek.wordpress.comYerellik ruhdur ki korunmalıdır…

Meşhed mühim bir yer İran’da. Meşhed’i önemli kılan şey Şiilerce kutsal sayılmasıdır. İran’ın her tarafından ve diğer ülkelerden gelen Şii mezhebine mensup insanlarca ziyaret edilir bu şehir. Burada Şii mezhebinin 12 imamından biri olan ve kabri İran topraklarında tek imam olan İmam Rızanın kabri bulunuyor. İmam Reza’nın kabrinin mühiti ‘Harem’ dedikleri büyük bir alan olmuş zamanla. Senede her vakit yoğun bir ziyaretçi akınına uğrayan hareme kimi günler yüzbinlerce kişi akın ediyor. Hatta ömründe burayı ziyaret etmiş olanlara ‘hacı’ benzeri bir ünvan da veriyorlar:’zari’ (bu kelimede tam emin değilim ‘zair’ de olabir. Neticede ‘ziyaretini yapmış’ manasında bir kelime kullandıklarını biliyorum) olsa gerek…

Cinorek Meşhed'deMeşhed’deki İmam Rıza Hareminin giriş kısmı…

Bu mezhepsel kudsiyeti bir tarafa bırakıp daha ne için bu şehre gidilir bunu irdeliyelim.Bu şehirde ve bu şehrin çevresinki bahsedeceğim yerler ve kişileri duyunca neden bu şehre gidilmesi gerektiği konusunda bana hak vereceksiniz.

Nişabur… Ömer Hayyam… Feridüddin-i Attar…

Cinorek Ömer Hayyamın YanındaNişabur’da Ömer Hayyam’ın Aramgahındayız…

Ömer Hayyam. Tanırız Ömer Hayyam’ı. Çok seveni vardır ülkemizde. Hatta aşırı derecede fanatikleri. Peki Ömer Hayyam’ın yaşadığı Nişabur şehrini bilir miyiz. Bir kısmımız onu da biliriz. Vahşi hayvan sürüsü_Moğollar’ın yerle bir ettiği Nişabur’dan bahsediyorum. İşte bir dönemin sanat edebiyat bilim merkezi Nişabur buradadır. Nişabur (Nişapur da denir) Şiilik ile beraber büyüyen Meşhed şehrinin içinde kalmıştır. Tabi Mongol yağmasından arta kalanlar ile… Selçukluların o her yönden ihtişamlarının merkezi olan Nişabur şehri yastadır. Sanki o yüce devletin yıkılışına kahrolmuş gibi ölü bir ruha bürünmüş o vakitten sonra. Ve hiç bir zaman da eskisi gibi Nişabur olamamıştır…

İşte gayrı denirse; Nişapur niresidir, deyu. Cevap; Meşhed şehrine 20 dakika mesafede bir kasabadır, denir..

Sadece Ömer Hayyam yoktur bu şehirde. Başka çok önemli birisi daha vardır ki Ömer Hayyamla kuracakları bir koalisyon ile Türkiye Cumhuriyeti’nde sağdan ve soldan oyları süpürüp %95 oy ile iktidar olmaları anket şirketlerince tahmin edilebilir. İşte bu kişi Mevlana’nın çocukluk hocası, belki Mevlana’ya ilk ışığı gösteren Attar Nişaburi’dir… Meşhur Mantik-u-Tayr (Kuşların Dili) eserinin sahibi Attar… Pis Mongolların Nişabur’u yerle bir ederken köle pazarına çıkardıkları zat-ı muhterem.

Lanet olsun Mongol’a. Kahrolsun Cengiz Han! Han mısın, ulan kafir!

Denilir ki Mevlana Rumi’nin Mesnevisinde Feridüddin-i Attar Nişaburi’nin Esrarname’sinin etkisi vardır. Şöyle ki Mevlana daha çocukken geçerler Nişabur’dan. Orada tanışır Attar hazretleri ile. Ve Esrarname o günden sonra hep yol göstermiştir Mevlana’ya.

Mantıkut Tayr - CinorekAttar’ın Türbesinde Mantık-ut Tayr Figürleri…

Hayyam’ın Dizinde Horasan’dayız

H- Meşhed

Rotamız İran’ın en doğusuna evrilirken…

Akşam Gorgan‘dan yola çıkınca 6 saatte varılır Meşhed’e. Haliyle sabaha bir kaç saat kala bulduk kendimizi bu koca şehirde. Sabahı beklemek için terminalin yanındaki parkta KARTON OTELimizi kurduk. Ama eyvah ki yanlış yapmışız, bu şehir geceleri çok soğuk oluyormuş… Donduk da tükendik…

Afganistan tarafından esen soğuk çöl rüzgarı altında sabahı ettik o gece. Gün ışıyınca ilk işimiz ertesi gün kalacağımız yeri ayarlamak oldu. Bir gece daha o eziyeti çekmeye hiç mi hiç niyetimiz yoktu. Eşyalarımızı otele bıraktıktan sonra 10 tümenlik biletlerimizle (bu parayla Türkiye’de insana sakız bile vermezler) 20-30 dakika mesafedeki Nişabur kasabasına doğru yola çıktık…

Nişabur’a gittik Hayyam’ı gördük… Oradan Attar hazretlerinin huzuruna doğru yürüdük. Yakınlar bir birlerine, yürüme mesafesindeler. Aralarında bir düzlük var…

Attar'ın Komşusu

Hayyam’ın huzurunda biraz beyitleştikten, Attar hazretlerinin huzurunda da maneviyatımızı toparlayıp Attar Hazretlerinin kitabı Mantık-u Tayr’ı (Kuşların Dili) da edinip Meşhed merkeze geri döndük.

Fast PhotoEks-e fevri der 45 saniye…:) (45 saniyede hızlı fotoğraf)

Meşhed’de Couchsurfing’den bir bayan arkadaş ile buluştuk. Biraz sohbet, gezi tavsiyeleri falan. Akşam Harem’e (İmam Rıza’nı türbesinin olduğu yer) gitmemizi salık verdi. Biz de öyle yaptık.

Harem dedikleri yer çok muazzam bir yermiş. Akın akın insanlar burayı ziyaret etmeye geliyorlar. Burası için ‘Şiilerin Kabesi’ benzetmesi yapılabilir mi bilmiyorum ama çok kutsadıklarını açıkça söyleyebilirim. Şehirde de o etki gözükür, çok mezhebi bir havası var şehrin. Bir Şiraz veya Reşt’e benzemez. Şeriat kanunlarına Meşhed’de özel olarak ihtimam göstermek gerekir. Aksi taktirde sivil giyimli sakallı abiler yanınıza yanaşıp bir şeyler fısıldayabilir…

Haremin kapısında öyle bir olay da yaşadık ki trajikomik… Ama anlatmıyacağım… Büyük bir tehlike atlattık ki hiç sormayın… Şehirden çıkana kadar o heyecanı o stresi atamadık üzerimizden…

Ha bir de aşağıda gördüğünüz şey var:

Schools in iran (cinorek)Bu arada Nişabur’da bir ilköğretim okulunu gezmiştik….

Martyries of iran (cinorek news)

Duvarlarda gördüğünüz büyük vesikalık taplolar, İran’ın Irak ile yaptığı savaşta şehit olan askerlerine ait. Onları her yerde görürsünüz İran’da… Sokakta, okulda…

Cinorek Gezi Defteri

twitter.com/cinorek

Gündemi ‘insan hakkı’ olan filmler


Hangi_Insan_Haklari_FINAL

Toplanın millet Documentarist’te kamp kurmaya gidiyoruz. Dördüncüsü düzenlenen ‘Hangi İnsan Hakları Film Festivali’ ne gideceğiz.

8-12 Aralık 2012 tarihlerinde düzenlenen 4. Hangi İnsan Hakları? Film

Festivali, dünyanın pek çok ülkesinden ve Türkiye’den hak arayışlarını

konu alan 40’tan fazla filmi İstanbul’a taşıyor. Ana teması “yaşam hakkı”

olarak belirlenen bu seneki festivalde, cezaevinde gösterim de dahil

olmak üzere pek çok paralel etkinlik gerçekleşecek.

Programdan bazı filmleri araştırdım. Buyrun:

 

 

 

Victor Asliuk’un Earth (2012) filmi…

www.imdb.com/title/tt2269462/

Earthby_by_Victor Asliuk

 

 

 

Magnus Gertten’in Harbour of Hope (2011) filmi

www.imdb.com/title/tt2064801/

Poster_Harbour_70x100_International_VEKTOR.indd

 

 

Taha Karimi’nin I am White Mercenary (2012) filmi

www.idfa.nl/industry/tags/project.aspx?id=30C2EB65-1688-4D8A-B90A-838B4FE860A1

I am White Mercenary

 

 

 

Jean Gabriel Periot ‘un Les Basrbares (2010) filmi

www.imdb.com/title/tt2041403/

LES-BARBARES-3

Programın tamamı şurada yayınlanacak(mış):

http://www.hihff.org/

Dublörün Dilemması Nolaki?


Dublörün Dilemması diye kitap mı olur?

Toplu taşıma araçlarında bakacak yer bulamama sendromu yaşarım. Özellikle metroda baktığım her tarafta insanlar da bana bakar olur. Göz göze geliriz. Tuhaf bir hal alırım. Kitap okuyan birini gördüğüm vakit de hemencecik kendimi onda dinlendiririm. Çünkü göz göze gelmeyiz. O kişi kitabına dalmıştır. Biraz bakar, sonra uyurum.

Sene 2005 idi. Okulumuzun Maslak’taki yerleşkesinde dersim vardı. Metro ile okula gidiyordum. Sıkış fıkış metroda biri heyecanla bir kitap okuyordu. O gün yol boyunca uyumadan azcık evvel bakakalacağım şeyi yine bulmuştum. Ama kahrolası kitabın kapağı zihnimi allak bullak etti:

DUBLÖRÜN DİLEMMASI

Nasıl yani… dublör… dilemma… zaten dublör dilemmadadır…

15-20 dakika süren yol boyunca hiç uyuyamadım. Kitaba sinirlendim. Yazarına küfrettim. Zaten içi boş olan boktan kitapların ismi böyle dikkat çeker, dedim. Ve o kitabın ismini mıh gibi kafama kazıdım. Asla o kitabı okumayacaktım. Okumadım, yıllarca. Hakkında istemeden bir şeyler duyardım. Murat Menteş denen adamın ilk romanıymış… Daha önce yazdığı deneme kitapları da varmışmış… Afili Filintalar diye bir çetenin elemanıymışmış bu yazar… En kötüsü insanlar kitabı beğendiklerini söylüyorlardı.

Ama benim inadım inattı: Bu kitaptan uzak duracaktım.

Hangi içerik, böylesine dikkat çeken, ilginç bir kitabın başlığını aşıp kendine çekebilirdi okuyucusunu? Kitabın ismi kendi başına bir roman ise, yazar bunu nasıl yok edip içine kendi hikayesini koyacaktır, bilmiyorum.

Sonra Afililer ile biraz daha haşır neşir oldum. Ama bu adama hep yüzümü çevirdim. Yeni bir roman daha yazdı ilk romanından dört yıl sonra: ‘Korkma Ben Varım’ isminde.

Ve bu sene, bu adamın fanatiği bir dostum oldu. Öve öve bitirmiyordu onu ve kitaplarını. Her ne kadar dirensem de olmadı. Bir şeyler eksik kalacakmış hayatımdan, falan… En son, ikinci kitabını okumak şartıyla kabul ettim. Tabi satın almadım ilk kitabını, arkadaşımdan ödünç aldım. Ve okudum Korkma Ben Varım kitabını.

Yıllar sonra Murat Menteş’i tanıyordum. İkinci kitabı harikaymış. Mahcup oldum. Hem dediler ilk kitabı yani Dublörün şeysi daha güzelmiş.

Ve kısa süre önce, 7 yıl önce metroda aldığım kararı yırtıp attım. İnternetten sipariş ettiğim Dublörün Dilemması kitabını gizlice okudum.

Kendime ihanet ettim. Suçluyum kabul ediyorum. Cezam ne ise çekmeye razıyım. Ama kitap çok hoştu be hakim bey.
….

Evet bence de ilk kitabı daha güzelmiş. Ama yazarı ısrarla ikinci çocuğunu savunuyor. Galiba ilerleme kat etmemiş demesinler diye öyle yapıyor. Yine de onu da kırmayalım iki kitabı birlikte bir bütün olarak güzelmiş. Hem, bir nevi biri diğerinin devamı gibidir. Birinde Dilara Dilemma’yı sevdik diğerinde Şebnem Şibumi’yi. Ama yine de favori karakterim(iz):

Ferruh Ferman. Ve sloganı:
ŞİDDETE MEYALİM VALLAHİ DERTTEN

Bu Murat Menteş’den Onur Ünlü’ye bir… şeydir işte. Onur Ünlü bunu Güneşin Oğlu filminde Haluk Bilginer’in canlandırdığı karakter(ler)e giydirmiştir.

Murat Menteş hikayelerini tuhaf, aykırı bir şeyler üzerine geliştiriyor. İkinci kitabında (bana göre birinci tabi) Gönül İşleri Bakanlığı diye komik bir olayı ciddiye alarak işlemiş. Birincisinde (bana göre ikinci) ise maske gibi bilimkurgu ve aksiyonvari bir şey etrafında geliştirmiş. Ama bilimkurgu ve aksiyon da olmasına rağmen onların tamamen yazarın dilini arka planda bırakmasına izin vermemiş. -tıpkı kitabın isminin, içeriğini gölgede bırakmasına izin vermediği gibi- Müthiş bir dil ile kendisinden twitter ve facebookcuların çokça alıntı yapabileceği ve yaptığı bir ürün vermiş.

Dublörün Dilemması konusu ile çok kötü bir Holywood filmi olabilirdi. Ama Türkçe’de harika ve altyazı yok düblaj yok…

Not: Usta, hikayedeki sevda akışını beklediğim gibi bitirmemiş. Maske düşünce Dilera Dilemma’dan vazgeçti baş kahramanımız Nuh Tufan. Bu beni üzmedi değil… Her neyse önemli değil son iki üç sayfayı yırtarız. Ama o zaman da başka şeyler karışır…

Neyse değerli okurum bileceğiniz hoşuma giden bir kitaptan bahsettim size. Sizin de beğenmeniz dileğiyle. Veya beğenmezseniz beğenmeyin. Murat Menteş’in şeysi miyiz…

Ama yine de siz sevin bu kitabı. Adamın gönlü kırılır. Zaten çok geç yazıyor. İki kitabı arasına dört yıl girmişti. Şimdi bi dört yıl daha geçmek üzere, üçüncü kitabını bekliyoruz. Kırmayalım adamı… gaz verin Murat Menteş’e.

Bir alıntıyla bitireyim:
….
– Kaç yaşındasınız?
– On sekiz
– Hmmm. On sekiz… Dilimizdeki en güzel kelime.
– İnsanlarla hep böyle mi konuşuyorsunuz?
– Evet. Biri Shakespeare’le aynı gezegende yaşadığımızı hatırlamalı

————–

Dublörün Dilemması | Murat Menteş

İletişim Yayınları

Kitapyurdu Fiyatı: 14.63 TL (%25 İndirimli)

————-

….
twitter.com/cinorek

(Edit: ‘Şiddete Meyalim Vallahi Dertten’ repliği Güneşin Oğlu filminde değil Polis filmindeydi.)

Cami Yapmaca veya Mimarcama


 

Bir gün başbakan Kahramanmaraş sokaklarında dolaşırken ulu bir tepe üzerinde duran yine ulu mu ulu bir cami başbakanın gözüne çarpar. Öyle bir çarpar ki başbakan travma geçirir. Ve o camiyi unutamaz. Ve yaşadığı o ilginç düşler aleminde o camiyi her tepede hayal eder. Hatta, imkan olsa da şu Everest’in tepesine de diksem şundan, deyu deyu hayaller kurar..

Bir vakit sonra başbakan muhafızlarını Kahramanmaraş’a gönderir. Tiz elden o caminin mimarı Payıtahta getirilir. Hayaller gerçekleştirilir.

Ondan sonrası başbakanın düşlerini gerçeğe döker. Tüm tepeler ve tepecikler başbakanın mimarının Sultanahmet Camii uyarlamalarıyla süslenir… Başbakan mimarını çok sever…

Başbakan mimarına bir isim takmayı da ihmal etmez. Ona göre Mimar Sinan’ın ruhu kendisinin Kahramanmaraş’lı mimarının bedenine geçmiştir. Bundan dolayı Mimar Sinan’ın 400 yıl önce bıraktığı yerden camilerini yapmaya (copy paste) devam eden mimarına Junior Sinan ismini takar…

Çok da güzel olur. Çok da hoş olur. Oh!

twitter.com/cinorek

Umrandan Uygarlığa


“kaynaklarından kopan bir intelijansiyanın kaderi, bir mefhum hercümerci içinde boğulmak. umrandan habersizdik, medeniyete ısınamadık, insanlığın tekamül vetiresini ifade için kendimize layık bir kelime bulduk : uygarlık. mazisiz, musikisiz bir hilkat garibesi ”

Cemil Meriç

Fotoğraf: Ömer Doğan (Cinorek)

Baba, onlar insanmış ama!


Bir arkadaşımın sekiz yaşındaki kızı evde ana haber bülteni izlenirken sormuş: “Baba, cezaevinde açlık çekenler ne?”

Arkadaşım anlamamış, daha doğrusu lafın, o yaşta çocuğa yeni başlayanlar için Kürt meselesi noktasına gideceğini düşünüp, “Mahkûm kızım, mahkûm… Hadi sen ödevlerini yap” deyip geçiştirmeye çalışmış.

Küçük kız kısa bir müddet ortadan kaybolmuş.

Arkadaşım bu esnada klasik bir baba tadında, yahu daha çok erken değil mi bu mevzuları anlatmak için diye düşünürken, Google hazretlerine“mahkûm” yazıp cevabını alan kızı geri dönmüş.

Ve şaşkın bir hâlde şöyle yenilemiş sorusunu: “Baba onlar insanmış ama!”

Taraf Gazetesinden Demiray Oral’ın yazısının tamamını  buradan okuyabilirsiniz

Ben Mimar Oldum…


Bugünden itibaren ben, yani mimar diye tabir edilen zevattan şahıs yeni bir hayata başlıyor.

Mimar oldum ben.

Andan  itibaren işim güzel şehrimiz İstanbul’a çirkin binalar yapmak olacak… Çok yıllar önce büyük ustaların, Mimar Sinanların yaptığı işi bugün ben ve ekibim bu şehirde yapacağız. Yaptığımız iş onlarınkiyle aynı büyüklükte olacak. Büyüklük dedim de ters yönde büyüklükler olduğunu söylemeyi unutmuşum.

Ağazadeler yaptığımız projelerde çok seçici olacaklar.

Bu değil! Bu da değil! Bu hiç değil!  

gibisinden laflarla içlerinden en saçma, en iğrenç şeylerimize

İşte bu! 

diye haykırarak, hiç bir merciden en ufak bir engel görmeden alıp koyacak kütle şeklini şehirlere projelerimizin.

 

Yeni mekanıma ofisime vardım bu sabah. İlk iş şehrin en iyi şekilde nasıl içine ederim deyu ofisimizin önceki projelerine baktım. baktım… baktım… baktım…

Çok değişik duygular içindeyim. Bir ihanet tadı alıyorum. Birilerine ihanet ediyorum galiba. Tanrım kime?  Kendime mi, hayatıma mı, yoksa insanlığa mı? bilmiyorum…

 

Tüm mahlukattan af diliyorum. Ben ne yaptığımın farkında değildim….

 

twitter.com/cinorek

Ağrı’nın Derinliği – Ece Temelkuran


Mesele ile ilgili olmama rağmen çoğu kez bizim trajik bir hikayemiz olan Ermeni Meselesi hakkındaki kitaplardan ve filmlerden uzak duruyorum. Acıya kulak tıkamak gibi anlaşılmasın. Tuhaf bir durum var ortada; çok para harcanıyor. Sadece Ermeni lobisinin yaptıkları değil ülkemizin aksi propaganda için harcadığı paralar da çok büyük miktarlara ulaşıyor… Çok paralar… Biliyorum ki çok para ile yalan söyleyecek çok insan var. Ve ben sahi olan ile diğerini ayıramamaktan korkuyorum…

Kiralık katil mevzusu gibi… Bizde bazı yazarlar 6-7 Eylülde yapılanı kalemleri ile tekrarlıyorlar. Nasıl ki o gün, hayatında hiç Ermeni veya Rum görmemiş eli sopalı insanlar Anadolu’dan Ermeni dövmek için geldilerse İstanbul’a, Ermeni meselesi hakkında kulaktan dolma birkaç yalandan başka bildiği olmayan kendilerine yazar denen insanlar da kitap yazmaya çalışıyorlar…

Bugünlerde milliyetçi partiden milletvekili olan (ki böyle bir insanın mesele hakkında ne kadar güvenilir olabileceği de anlaşılır) eski Türk Tarih Kurumu başkanının bir kitabı vardı Ermeni Meselesi hakkında. Bakmak istedim. Bir kaç sayfa baktım. Sonra ‘KurtlarVadisi’ (Demokrasiye olan inancımı kıran dizi: insanların çoğu aptal olabilir) izleme tiksintisi gibi bir şey hissettim ve bıraktım.

Ama merak ediyorum köyümün anlamını bilmediğim eski isminin hikayesini. Orada dedelerimden önce yaşayan insanların hikayelerini öğrenmek istiyorum. İçinde kin olmayan bir anlatışla. Katliam ve trajedi üzerine kurulu bu meselede ‘kin’ ve ‘öfke’nin olmaması mümkün değildir diyebilirsiniz. Benim kastettiğim yazarın bu öfkeyi taşımamasıdır….

Galiba buldum ben: Ece Temelkuran ve Ağrı’nın Derinliği kitabı…

Bir gezi günlükleri tadında kitap… En öfkeli Ermeni’den en ötekine… Erivan’dan Paris’e New York’a söyleşiler… Tartışmalar… Ağlaşmalar…

Kitaptan alıntı:

”Türkiye’nin dört bir yanından ışıklar görünür.Van’da sarı tütünlü filtresiz sigarasını yakar biri, İran’ın ışıklarına karşı. Urfa’da biri, Suriye ışıklarına bakarak paketler karşıya geçireceği bayram hediyelerini. Hakkari’de bir çocuk yüksek bir tepeye çıksa koşarak, ‘Welcome To Kurdistan’ yazısını görebilir ve İzmir’de bir kadın rakı kadehi elinde efkar gönderir ‘denize dökülüp’ karşı kıyıya geçenlere, geçemeyip ruhları Ege Denizi’nde yüzenlere…Ama hepsi, ertesi gün kendisine bu kadar yakın o memleketlerle ilgili öfkeli ve uzak manşetler okur gazetelerde.Çünkü üç tarafı denizle, beş tarafı kederle çevrilidir bu toprağın. Belki gidenler kalanlardan kalabalıktır; muhakkak ölenler yaşayanlardan…Çünkü en yakınımızdakileri uzaklara itmek üzerinedir yan yana yaşama geleneğimiz. Biz her gece ışıklarını gördüklerimize bir kere bile bakmamaya alışmışız. En yakınımızdakilerdir bizim en uzak komşularımız…”

https://twitter.com/cinorek

İran Gezi Notları 7 – Kuzeydoğu İran & Türkmen Bölgesi


G- Gorgan

Tahran’dan İran’ın Kuzeydoğu ucuna, Gorgan şehrine gitmek 5-6 saat sürüyor. Bu yol üstünde Mazandaran eyaletinin baş şehri Sari kenti de var.  Ama Gilan eyaletine Reşt şehrine gidenler için burada zaman geçirmenin bir manası yoktur.

Mazandaran Gilan’a nisbeten daha fakir bir eyalet şehri de öyle.

Gorgan da gelişmemiş bir şehirdir. Hatta benim gibi özel bir nedeniniz yoksa gitmeye gerek yoktur. Benim nedenlerim:

–          Bu bölge Türkmenlerin çok olduğu eyalettir. Gelmişken Türkmenleri de görmekti arzum.

–          O bölgede, İslam mimarisi açısından büyük öneme sahip olan Künbed-i Kabus bulunuyor. İlgilisi için görülmesi gerekir.

–          Bir de Seyyit Şerif Cürcani’nin memleketi.

–          Ve orada bulunan arkadaşların davetlisi olarak gitmek cazip geldi.

Gorgan:

Eyaletin genelinin aksine Türkmenler Gorgan’da az sayıda imişler. Onların şehirleri daha sınırdaymış. Gorgan İran’ın çoğu şehri gibi Şii temanın hakim olduğu bir şehir. Reşt gibi aşırı rutubetli bir şehir. Şehir merkezinde görmeye değer ilginç bir yer veya tarihi bir yer yok.

Sadece internet üzerinden tanıştığım arkadaşlarımın konukseverliği karşısında çok mutlu olduğum bir şehirdir.

Öncelikle Gorgan’da üniversite okuyan arkadaşlarımı tanıtayım; 4 kişilik ev arkadaşlarının biri Azeri, ikisi Kurmanc ve biri Sorani olmak üzere Kürt. Sayyad, İran Azerisi, Naqade’li. Saleh, Kermanşah’lı bir Kürt, ama Sünni ve Sorani (not:Kermanşah ağırlıklı olarak şii ve Kelhoridir).Aghil ve Davoud ise Horasanlı Kürtler, Kurmançlar. Kurmanci lehçeleri Türkiye Maraşki Kürtçesi gibidir.(Maraşki; Maraş, Adıyaman, Malatya, Sivas Elazığ Kürtçesi).

Şehre vardığımızda bizim ev sahiplerimiz bizi bekliyorlardı. Evlerine varıp onların evde hazırladıkları öğrenci-usulü yemekleriyle midelerimizi doldurduktan sonra biraz istirahat ettik. Sonrasında ev sahiplerimizle şehrin dışındaki serin piknik alanına gittik. İran’daki en güzel çayı orada içtim. Çoban usulü bir çaydı. Onlar ormana ‘cangıl’ diyorlar. Bu cangıl turu iyi geldi gezimize. Biraz mola oldu.

Aghil ile Yelda Abbasi başta olmak üzere Horasan Kürt müziğinden bahsettik. (Yelda Abbasini albümünü blogda dinleyebilirsiniz) Kurmanci şiveleriyle hikayeler, deyişler anlattı. Şivelerini çok iyi anlıyordum.

Bu şehirde bize taksi parası dahil hiçbir masraf ettirmeyerek bizi çok mahcup ettiler. Bilmiyorum aynı misafirperverliği biz yapabilir miyiz?  Vedalaşıp bir sonraki şehre Gonbed’e taksi çağırdıklarında onun da parasını ödemişlerdi. Amerikan kapitalizmi bu ülkeye ulaşmamış mı acaba? Nasıl yüz-yüze ilk defa tanıştığı birilerine bu denli hizmet ederler ki?

Teşekkürler dostlar…

Horasan Kültürüne Karşı Irkçılık

Gorgan’dan Türkmenlerin şehrine, Gonbed şehrine taksi ile gittik. Tuhaf bir şey ile karşılaştım takside. İlk bindiğimizde taksici bize müzik açtı. Sıradan İran-pop müziğiydi. Biraz Farsça sohbet ediyorduk ki şoförümüz benim kırık Farsçamdan olacak yabancı olduğumuzu anladı. Hemen müziği değiştirdi: Horasan müzikleri çalmaya başladı. Şoförümüz Horasan’lıymış. Neden başta açmadığını sordum. Horasan kültürüne karşı ırkçılık yapıldığını, İranlıların böyle şeyleri duymak istemediklerini söyledi. Tuhaf. .

O zaman aç sesini müziğin!

Haj Gorbani bitiyor… Yelda Abbasi başlıyor… geleneksel Horasan dotarı eşliğinde…

Gonbed Şehri

Burası çoğunluğu Türkmen olan bir şehirdir. Aynı zamanda Sünni bir şehirdir.  İsmini içindeki tarihi yapıdan, Kabus Kümbetinden almış. Bu kümbet en eski ve en uzun kümbetmiş. İslam Mimarisi açısından önemli bir yeri vardır.

Bu şehirde de bizi bekleyen birisi vardı. Gorgan’daki misafirperver arkadaşlarımızın bir arkadaşı gonbed’li imiş ve şu an evindeymiş. Ona ulaşmışlardı o bizi bekliyordu. İsmi Edris, Sünni bir Türkmen.

Edris ile beraber Künbed-i Kabus’a çıktık. Edris ile uzunca sohbet ettik. Tebriz’deki Rıza’nın yaptığı Sünni yakarışını yaptı; Bu ülkede Sünnilere iyi davranmıyorlar, gitmek istiyorum bu ülkeden.

Edris’in okulu yeni bitmiş. Askere gitmesi gerekiyormuş. Uzunca bir askerlik süresi öncesi psikolojik bunalım yaşıyor. Kime hizmet edeceğim, bize zulmeden mollalara mı? Ağlamaklı oluyor hep.

O gece fazla oyalanmadan İran’ın doğusundaki uç şehre, Meşhed’e geçmeye karar verdik. Böylece vardığımızda sabah olmuş olurdu.

Masum Edris bizi uğurlamak için terminale götürdüğünde o korkunç misafirperverlikle tekrar karşılaştık. Şehirdeki taksi paralarımızı ödemesi yetmezmiş gibi bizim otobüs paralarımızı da vermeye çalışıyordu. Bir çekişme falan yaşadık o arada. Zor ile çektik dışarı bilet yazıhanesinin önünden. Otobüs hareket etmek üzereyken el sallamak için onu arıyordum dışarı bakarak. Bir baktım ki elinde büyükçe bir poşet otobüsün içine geldi. ‘Yolda yersiniz’… bu kadarı da fazla…

Bir insan neden böyle bir şey yapar ki. Edris’i internet üzerinden dahi tanımıyordum. Sadece arkadaşları telefon etmişlerdi yardımcı olması için.

Teşekkürler Edris…

Not: Büyük İslam alimi Seyyid Şerif Cürcani’den bahsetmedim. Çünkü Şii olgusu birçok Sünni geçmişi silip süpürmüş. Cürcani ile ilgili sadece Cürcan diye bir kasaba kalmış. Şerif Cürcani bilenini araki bulaki…  Ya sen, sevgili okur tanır mısın Cürcani’yi ?

Cürcani Timur zamanı büyük alimlerindendir. Aynı devrin diğer büyük alimi Taftazani ile girdikleri büyük ilmi yarış ile meşhurdurlar. Timur bir gün bunları huzurunda kapıştırır. Hangisinin ilmi daha üstün diye. Yenişemezler. Ancak Cürcani’nin biraz üstün geldiği söylenir. Ve bunun üzerine Taftazani gurur yapıp o diyarı terk eder. Denir ki Taftazani ondan sonra Anadolu’ya veya Endülüs’e gitmiştir.

Her ikisinin de ruhları şad olsun…

Devamı:

İran Gezi Kitabım

Ömer Dgn | https://twitter.com/cinorek

%d blogcu bunu beğendi: