Şehrin Ölümü; Zeytinburnu Yaratıkları, Gezi Parkı, 3. Köprü…


Şair yıllar önce bakın nasıl anlatmış şehrin ölümünü. Üstelik şehri öldürenlerin pek sevdiği bir şairdir o. Şehir an be an ölüyor, biz ölüyoruz…:

Duvarlar çıkıyor önüme
Şehrin mahpus yüklü duvarları
Hiçbir sır kalmamış ardında hiçbir duvarın
Nereye gitti diyorum benim elbisem nerede
Şehir soyunmuş diyor biri
Şehrin elbisesini çalmışlar
Bütün şehir çöküyor yüzünde bir insanın
Şehir boğuluyor içinde insanların kan gibi bir sesle
Mor bir kabus çöküyor üstümüze
Parkta son ağaç da ölüyor intiharı hatırlatan bir ölümle

gezi3
Veda çizgisi 
Kalabalık toplanıyor büyük meydanlara 
———————— Aşka veda 
İnsanlar geçiyor yollardan 
———————— İnanca veda 
Şehir kapanıyor içine 
———————— Toprağa veda 
Dolaşıyor bir heykelin taştan eli üstlerinde insanların 
Kuşlar göç ediyorlar bulutlar göç ediyorlar 
Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların 
———————— İnsana veda 
gezi-parkı-slogan
Bir gezgin adam 
Bir adam belki de en çok bir rüzgardır şimdi 
Sisli yabancı gölge gibi gezgin bir rüzgar 
gezi2Şehri bir yabancı gibi dolaşıyor 
Şehrin mabetleri bir bir tükeniyor 
Başlıyor içinde sonsuz susuzluk 
Avuçların içi terliyor. 
Kaos 
Kirli yollar kapansın sular akmasın deniz 
sığmasın kabına 
Gün batmasın aydınlatsın yüzlerde 
umutsuz mahkumluğu 
Makineler çalışsın taşlar yarılsın ortalarından 
Anneler ağlamasın çocuklar gülmesin 
Gök çöksün toprak başkaldırsın su sussun 
Ağaçlar durmasın bütün saatler dursun 
Durmasın ulu rüzgar şehri göklere savursun. 
Durum 
Makinalar bir elin baş parmağını çarmıha geriyorlar 
gezi4Akıl bir akreptir intihara hazır. 
Anı 
Bizim ellerimiz vardı şimdi onlar nerede 
Kadife gibi okşardık çocuk yüzlerini şimdi onlar nerede 
Şehirde evler olurdu sıcak odaları olurdu evlerin 
Sığınacak yatakları olurdu bu bizim yatağımız derdik 
Bayram günleri donanırdık su gibi yumuşardı 
yüreklerimiz 
Camilere dolardık tüm olmaya ererdik 
Biz vardık şimdi o biz nerede. 
Bitiş 
O en öksüz köşesine sığındığımız yalnızlığın 
Yalnızlığın teselli çiçekleri üstümüze 
Göçen son kuşların sedef gagalarından dökülür 
Şehir bir mahşer gibi içimizde ölür. 1968
İstanbul
Ve Şehrin Kurbanlıkları;”Kurbanlıklar süslenirdi…”
Reklamlar

Cami Yapmaca veya Mimarcama


 

Bir gün başbakan Kahramanmaraş sokaklarında dolaşırken ulu bir tepe üzerinde duran yine ulu mu ulu bir cami başbakanın gözüne çarpar. Öyle bir çarpar ki başbakan travma geçirir. Ve o camiyi unutamaz. Ve yaşadığı o ilginç düşler aleminde o camiyi her tepede hayal eder. Hatta, imkan olsa da şu Everest’in tepesine de diksem şundan, deyu deyu hayaller kurar..

Bir vakit sonra başbakan muhafızlarını Kahramanmaraş’a gönderir. Tiz elden o caminin mimarı Payıtahta getirilir. Hayaller gerçekleştirilir.

Ondan sonrası başbakanın düşlerini gerçeğe döker. Tüm tepeler ve tepecikler başbakanın mimarının Sultanahmet Camii uyarlamalarıyla süslenir… Başbakan mimarını çok sever…

Başbakan mimarına bir isim takmayı da ihmal etmez. Ona göre Mimar Sinan’ın ruhu kendisinin Kahramanmaraş’lı mimarının bedenine geçmiştir. Bundan dolayı Mimar Sinan’ın 400 yıl önce bıraktığı yerden camilerini yapmaya (copy paste) devam eden mimarına Junior Sinan ismini takar…

Çok da güzel olur. Çok da hoş olur. Oh!

twitter.com/cinorek

Şehirde Yürüyen Kulevinçler


Bir yıldır İstanbul’un kenar bir mahallesinde yaşıyorum. Yaşadığım bina, yerleşim yerinin sonunun işareti olan bir tepeye bakıyor.  Ve bu tepe, beton yığınları haricinde izleyebildiğim tek dış mekandır benim için. Zihnimin temiz bir odasını ona rezerv ederim. O da bana doğallığını ikram eder. Birkaç ağaç ve betondan arınmış temiz toprak.

O yükselti ile ilgili tuhaf hikayeler uyduruyorum zihnimde. Zihnimde, çünkü orayı tanıyan kimse yok birlikte konuşacağımız. İnsanlar meşgul. Bihaberler çevrelerinden.  Bedenleri sadece bu şehirdedir. Ruhları,  ölü ruhlar…

Her gün değişiyoruz. Her gün bir şeyler uçup gidiyor hayatımızdan. Her gün bir şeyler usulce sızıyor hayatımıza aynı zamanda.  Bir de tüm zalimliğimize boyun eğen, küsüp gitmeyen şeyler var. İstanbul Boğazı gibi, Fırat Nehri gibi mesela. Şu penceremden izlediğim tepecik gibi aynı zamanda.

Belki İstanbul’un yedi tepesi kadar meşhur olmasa da oranın da bir hikayesi olduğuna eminim. En azından insanoğlundan birileri durup ona bakmıştır, göç ederlerken kenarından.

Ben oranın bir Nekropolis olduğunu, yani bir ‘ölüler şehri’ olduğunu düşünüyorum. Gerçi bunu Yaşar Kemal’in ‘Binboğalar Destanı’ romanından sonra, gördüğüm her tepe için hayal ediyorum ya.  Yine de burası daha farklı, bir insanlık gizemini taşır gibi bir ağırlığı var.

Sonra fark ettim ki orada aslında bir mezarlık da varmış. Demek ki öfkesinin çapı bütün şehri içine almaya yetmeyince bizzat düşmanlarını seçip içine almış. Pratik çözüm. Düşmanlarını içine alıyorsun sonra alabildiğince kuvvetinle sıkıyorsun.

Şimdi hayallerimi doğrular bazı kanıtlar bulduktan sonra bir farklı temaşa ediyorum orayı.

Bir şehirle aşk yaşayabilir insan. Belki İstanbul bunun için bir hayli büyüktür ve çoktan geçmiştir kaçamak yaşlarını. Ama gençlik çağında çocukları var İstanbul’un. Çamlıca Tepesi gibi. Galata Kulesi  gibi. Cihangir semti gibi. Lakin İstanbul’un çocukları çok popülerdir, çok aşıkları vardır. İşte bu noktada şanslıyım galiba. Benimkisi pek popüler olmayan, bir ismi var mıdır, onu dahi bilmediğim, pek mütevazı bir yerdir.

Sessizlikten ve sadece bakışmalardan ibaret bir ilişkimiz vardı. İlişkimiz rayında gidiyordu son haftalara kadar. Ta ki son bir haftadır üzerime çöken tedirginliğe ve huzursuzluğa kadar. Birileri gelecek ve onu alacak gibi hissediyorum…

Ve bugün bir Pazar sabahı…

Uyanmak mı? Bilmiyorum araftayım, yeni güne erken başlamakla hiç başlamamak arasında. Güzel bir Pazar günü programı yapmakla uykuya pes deyip onun emrine amade olmak arasında.  Uykuya çeken güçler pek bir güçlü. Saatin alarmına sert bir yumruk atarak teslim bayrağı çekilebilir her an. Veya son bir hamle yapıp pencereden dışarı bir bakış atmaya ikna edilebilir

Nihayet gücümü toplayıp penceremden dışarı ve ilk olarak göreceğim tepeciğime bir göz atmak için pencereme yöneliyorum.

Rüya görmeye devam mı ediyorum, bilmiyorum ama sanki bir yaratık var dışarıda. Gözlerimi olayın ehemmiyetine vurgu yaparak daha bir dikkatli bakmaya ikna ediyorum. Gözlerim ise bir an önce yatağa dönmek arzusundalar.

Evet  evet, gerçekten dışarıda bir canavar var. War war war… Metalik görünüşlü irice bir canavar. War war war… Etrafına saldırıyor. Bizim yani Ademoğlunun canavarları gibi değil. Uzaylı mı acaba? Onca yıldır beklediğimiz uzaylı denyolar bunlar mı? Yerdeki taşları, toprakları ve ağaçları ağzına alıyor. Yukarı kaldırıyor. Sonra da gökyüzünde ham diye ağzına atıyor. Dünyamızın asli yerleşimcilerinden olan tavuk topluluğu gibi. Onlar da yerden bir şeyler alıyor, bir yudum su mesela. Kafalarını havaya dikiyorlar. Sonra ham yapıyorlar. Sonra tekrar, tekrar.

Biraz daha halet-i nevmden aydınlığa gelince acı gerçeği fark ediyorum. Bu çok iri bir yaratık. Tavuklar bize göre ne denli küçükse biz de bu uzaylı sisteme o kadar. Yani artık biz mi tavuğuz bu gezegende. Ayak altında dolaşmamalı mıyız bundan böyle? Ama neden?

‘Höst ulan! Ne istiyorsunuz dünyamızdan? Biz sizin dünyanıza geliyor muyuz?’ diye haykırıyorum.

Onların gezegenine gitmeyi bir anda hayal ediyorum. Aslında biz de onların gezegenine gitmeyi çok isteriz. Ama bozuntuya vermeden devam ediyorum haykırmaya;

‘Biz sizin tepelerinizi yerle yeksan ediyor muyuz? Rahat bırakın bizi!’ ‘Tutmayın bre ben!’

Birileri beni gerisin geri çekiyor. Uyku meleklerim galiba. Uykucu güçler tüm donanmalarını harekete geçirmiş beni geri yatağa çekiyor. İçlerinden biri şu şekilde beni kandırmaya çalışıyor;

‘Yapma ağabey, büyütülecek bir şey değil. Sadece akşam izlediğin uzaylı filmin etkisinde kalmışsın. Gel uyu biraz. Toparlarsın’

Gerçekten öyle mi. Şu koca cisimler dünyamız ölçeğinde hiç abartılmayacak, gayet sıradan şeyler mi? Kafam karışık. Pes ediyorum.

Merhaba uyku. Selam rüyalar alemi, ben geldim. Rüyalar dünyasında her şeyi görmek mübah olduğu için korkularım uçup gidiyor. Bir hafiflik geliyor üzerime.

Rüyadayım. Ama uykuya çekilirken yanlışlıkla dışarıdaki metalik sistemi de yanıma almışım. Ve şu an rüyamda benimle birlikte. Ne var ki korkacak bir şey yok, rüyada pek sevimli. Hep onunla birlikte takılıyoruz. Benim çocukluğuma gidiyoruz. Ben onun kolları arasında salıncak kurmuş binaların üzerinde uzunca mesafelerde sallanıyorum. Etrafta başka kimseler yok. Şehirde insanları aramaya çıkıyoruz sonra. Ben onun sırtına biniyorum. O hareket ediyor. Her adımında üç beş binanın üzerinden atlayarak koşuyor. Kendimi bir süper kahraman gibi hissediyorum. İnsanları kurtarmaya koşmak istiyorum. Ama koca şehirde hiçbir insan bulamıyorum. Geç kaldığımı fark ediyorum. Yorgunlukla birlikte ümitsizliğe düşüyorum. Beni yere indiriyor. Koca metalik gövdesi ile bana gölge yapıyor. Sonra ben zaten rüyada olduğum halde tekrar uykuya dalıyorum.

Ve bu uyku tekrar beni kaçamadığım dünyaya geri getiriyor. Çok yorgun olduğumu hissediyorum. Gördüğüm kabusun etkisiyle acele olarak insanları görmek istiyorum. Ve bunun için kendimi sokağa atıp insanların arasına karışıyorum. İnsanlara bakıyorum. Onlar bana bakıyorlar. Şehrimizin, belki dünyamızın işgal edildiğini söylemek istiyorum. Ama anlamazlar diye vazgeçiyorum. İnsanlar her şeyden habersizler. Ve ben çok yalnızım şu dünyada. Sahilde yalnızlar rıhtımına uğradıktan sonra akşama doğru evime dönüyorum.

Sabah gördüğüm şeyin bir yanılma olduğunu dileyerek pencereme tekrardan yöneliyorum. Hayır, artık çok geç. Sabah tek olan yaratık sayısı üçe çıkmış. Ve saldırganlıları da misliyle artmış.

Bu vakitten sonra her pencereye çıktığımda sayılarının arttığını görüyorum. Ve tepecik her geçen gün eriyor.

Ve yaklaşık bir ay sonra tepeciğin yerini onlarca beton yığını almış oluyor.

Artık çok geç. Ve ben çok yalnızım bu şehirde…

twitter.com/cinorek

Fotoğraf: Ömer Doğan

Biz Uygarlık İnşa Ederken


İnsanoğlu var olduğu günden bu yana, aslında çoktan üzerinden geçtiği toprakları farkında olmadan yeniden keşfeder, üzerinde uygarlıklar inşa eder, hepsinin ağzına sıçar sonra da ağlar…(Benjamin Parzybok’un ‘Koltuk’ kitabundan bir tespit)

İstanbul’un kenar bir köşesinde de insanlık, tam da ‘gecekondu’ sistemiyle varlığının en üst düzey  medeniyetini inşa etmişken…

Kurduğu bu medeniyetinin ağzına modern(!) bir uygarlıkla sıçmanın eşiğinde… Ve döngü devam ediyor…

Gecekondu yerleşim sistemi özellikle bu ülkede son asırda gayri ihtiyari oluşmuş, doğa ile gayet uyumlu, yer yüzünün bağrına bir kazık gibi saplanmamış, bilakis konduğu yeri incitmemek hassasiyetiyle konmuş gibi bir görüntü veren mükemmel bir birikimdi(r). Lakin bugünlerde yerlerini yavaştan değil, apar topar bir şekilde istilacılara bırakıyorlar… Ve döngü devam ediyor…

İstilacılar insanların gözlerini boyayarak, her geçen gün şehirde yaşam alanlarımızı yok etmektedirler. Sık sık reklamlarda da çıkan bir istilacı da, hırstan gözü dönmüş bir şekilde, “istanbul’un yüzde 70’ini arazi olarak görüyorum” demiş geçenler de…

Ne diyelim bize kalan yie ağlamak olsa gerek…

Ama şunu sormak isterim bu ve müşabihi zevata; O arazi dediğin yerler yaratıcısının ve yaratıcımızın bize en güzel şekilde sunduğu tasarımdır. Biz o araziye basar, üzerinde koşar, kavga eder, kimi zaman sevişir, nihayetinde ‘hayat’ süreriz. Sen hayat nedir bilir misin? Bir gün o inşa ettiğin ucubeliklerin dışına çıkıp ta sokakta yalnız dolaşarak hayatın olduğunu gözleyebilir msin?

En Güzel Anarşist; Banksy


Sözlük yazarlarından birinin hakkında; ‘‘Ortaçağ için Michelengelo ne ise günümüz sanatı için de o odur…’’  dediği adamdan bahsedelim.

Benksy…

Grafitileri bir çok kişi tarafından avatar olarak kullanılan, ama bu eserlerin yaratıcısı hakkında pek kimsenin bilgi sahibi olmadığı eleman, üstad… Fareleri vardır bunun. Dünya gezegeni üzerinde ansızın herhangi bir sokakta belirebilen fareleri. Sonra sevişen gay polisleri var. Gül atan göstericisi en bilindik olanıdır tahminimce.

O bir anarşist …

Grafiti suçtur. Dolayısıyla en büyük anarşistlerdendir Benksy. Bir global anarşist. İsrail –Filistin duvarını ‘tatil enstanteleri’ adını verdiği dokuz adet grafiti ile süsleyen grafitici, anarşist. Böyle anarşiste can kurban.

Sanat halk içindir…

Grafiti halk için olan sanatlardandır. Grafiticiler sanatlarını halka sunarlar. Kimlikleri genelde bilinmez. Zaten suç olduğu için gizlemeleri gerekir. Her ne kadar kendi sergilerini açabilecek kadar popüler olmuş olsa da, Banksy de halen bir grafiticidir. Ve halen gerçek kimliği keşfedilmemiştir.

Son olarak içimizden geçen bir arzu; bir gece ansızın gelip bizim de sokağımızın duvarına bir şeyler çizse Benksy arkadaş. Yaşını da bilmiyoruz ki nasıl hitap edelim bu elemana.

İyi ki varsın Benksy…

Ha bu arada filmden bahsetmeyi unuttuk…

Exit Through the Gift Shops (2010)

Bu filmi hemen izliyorsunuz. Ve graffitiye ve Banksy’ye olan hayranlığınız artıyor. Vesselam…

Üç Seviyeden Kapadokya


Genellikle Kapadokya’ya gitmemiş olanların hayalindeki Kapadokya bir birine yakındır; birkaç peri bacası falan. Halbuki gidildiğinde Kapadokya’nın üç kottan farklı okunduğu görülür.

Daha önce hiçbir benzerini görmediğim yer-altı şehirleri inanılmaz şekilde etkiledi beni. Ve bence Kapadokya’nın en güzel yönü zemin altı oluşumlarıdır. Doğal yapısının da uygunluğuyla insanlar yer yüzeyinde olduğu gibi aynı şekilde yer altında da yerleşim kurup ilerlemişler; sokaklar, barlar, meskenler… Bu yazının devamını oku

Fransız Geçidi – Karaköy


Zamanında denizcilerin İstanbul’a getirdikleri malları Fransız tüccarlara ulaştırdıkları yerdir burası. Zaten Karaköy bütünüyle böyle bir işlevi görüyorken, burası özellikle Fransızların mekanı olduğundan böyle isimlendirilmiş. Bir diğer ismi sonraları buraya kurulan lokantadan ötürü ‘Nil Pasajı’ olarak da adlandırılıyormuş.

Bir mimarlık öğrencisi olarak İstanbul’da okumak nimetinden en güzel şekilde yararlanma amacıyla İstanbul’un muhtelif yerlerini gezmeye çıkarım. Bu gezilerimde İstanbul mimarisinin en güzel yönlerini gördüğüm gibi, rezalet durumlar ile de karşılaşılabiliyorum.

Karaköy de bu yönden hayli zengin bir bölge. Görülecek çok şeyi barındırıyor. İşte bunlardan birisi de ‘Fransız Geçidi’, üzerine konmuş şeffaf küp belki tartışılabilir ama iç kısmı, daha doğrusu geçiş kısmı gayet şık ve canlı gözüküyor. Bir de içerdeki merdivenleri de çok ilginç bir formda. İlk bakışta bir yanlışlık olduğunu sanıyorsunuz. Bu yazının devamını oku

%d blogcu bunu beğendi: