İçeriğe atla

İran Gezi Notları-2 Urmiye

15 Ocak 2012

İran’ın Kürt direnişçi örgütüne yaptığı baskınları protesto için sınır kapısını kapatan büyük protestocu topluluğu aşıp da kapıya vardığımızda, o an karşı tarafa (İran tarafına) geçişimiz mümkün olmadı. Geri de dönemezdik, protestocuların arasına atmış olurduk ki büyük bir provokasyona  sebebiyet verirdi. Mecburen berbat durumdaki Esendere Kapısı’ndaki pek temiz olmayan binasında birlikte mahzur kaldığımız 5 adet gümrük çalışanıyla beraber binadaki iki bankta sızıp kaldık. Sabah olmasına oldu ama o gece bir hayli uzun geçti. Kabuslar  falan… Sabaha ancak geçebildik karşı tarafa, arkamızda ilginç ve bir o kadar tehlikeli bir gece bırakarak.

İran tarafındayız. Soruluyoruz ; ‘Neden kimse gelmiyor?’ (‘Sizin kahrolasıca rejiminizin zülmü yüzünden’ diyoruz içimizden.) ‘Protestocular kapatmış geçiş yok’ şeklinde basit bir cevabımız oluyor.

Sınırın öte tarafında Urmiye şehrine (Türkiye sınırına en yakın Malatya ayarında bir şehir) gitmek için bekleyen taksicilerden bir miktar paramızı İran riyaline çeviriyoruz. (Aman dikkat!  Paranızın tamamını burada bozdurmayın. Ne kadar pazarlık yapsanız da  daha düşük bir ücrete bozarlar). Ve taksi tutup Urmiye’ye doğru yol alıyoruz. ( Burada taksi tutmak gerekir başka türlü araç bulunmuyor).

Bu ilk girişte dil problemi yaşamazsınız. Buranın halkı Kürt ve Azerilerden oluşur ve Kürtleri dahil tamamına yakını Türkçe konuşabilir. Taksicimiz de aynı zamanda Kürt kökenli Türkçe(Azerice) konuşabiliyordu.

Kürt diyarlarında ki savaş kokusu sınırın öte tarafında da devam ediyordu.  Bir  f arkla; birinde zulüm Türk diliyle, diğerinde Acem diliyle. Birinde Arap alfabesiyle, diğerinde Latin alfabesiyle…

Urmiye Şehri, yarısı Kürt (ki buranın Kürtleri ekseriyetle Sünni mezhebindendir), diğer yarısı Azeri (Azerileinin de tamamına yakını Şii mezhebinden). Azeriler bu şehirde ve ülkenin genelinde dehşet şekilde mezhep baskısı üzerine kurulu olan rejimin en büyük sahipleridir.  Şunu da belirtelim ki, ülkedeki dini kurumlar hep Azerilerin elindedir. Bilindiği gibi bu dini kurumlar, cumhurbaşkanı  Ahmedinejad’ın da üstündedir.

İşte bu ahval üzere, Urmiye şehrinde Şiiler (Azeriler) ve Sünniler(Kürtler) kendi ayrı cami ve mescidlerine sahipdirler…

Şehirle ilgili söylenecek belki çok şey vardır; mesela son iki yüzyılda burada yaşayan gayri Müslimlerden ve onlara yapılan soykırımlardan bahsedilebilir. Ama şehir günümüzde pek bir ahım şahım(!) durumu yoktur.

Her ne kadar çıkmasak da, dağcıların ilgisini çeker belki (tabi cesaretleri varsa), bu şehrin batı taraflarında Türkiye sınırına yakın yerlerinde çok güzel manzaralı dağlar olduğundan bahsedildi.

Başta planladığımız seyahat rotamızı tam tersine çevirip, bu şehirde daha fazla oyalanmadan Azerilerin payıtahtı Tebrize yol almak istiyoruz.

 

Urmiye- Tebriz arasını gündüz bir vakitte gitmek lazımdır. Çünkü dünyanın en büyük tuz gölü olan Urmiye Gölü’nün üzerinden geçilecektir.  Ama gölün durumu içler acısıdır. Son yıllarda hem su seviyesinin düşmesi  ve hem de kirlilik göl için alarm durumu veriyor.

Otobüs ile seyahat ettiğimiz için fazla duramadık buralarda. Ama bu iki şehir arasını taksi ile giderseniz hem gölü daha güzel görmüş olursunuz. Ve hem de gölün öte tarafında çok güze köyler vardır. Oralara da gitme şansınız olur.

Asıl gezimizin başladığı nokta olan Tebriz il ilgili gezi notlarımız;

(Tabriz ile ilgili gezi notları haftaya…)

İran Gezi Notları 1

Mevlana Öldü Ey Gafiller

18 Aralık 2011

17.12.2011, Mevlana’nın 738. doğum yıl dönümü.

Şad baş Ey Mevlana!

Mevlana hüzünlüdür bu aralar. Artık Mevlana bir ceviz kabuğu olmuştur. Her kes bu kabukla meşgul kimse  esrarına inmez olmuş.  Bunu bilen Mevlana, kendisine böyle bakan, kabuğunu kırıp özüne inmeyenlere tokat gibi cevabı yıllar önce vermiştir;

Her kesi ez zannê xod şod yarê men

Vez derunê men necest esrarê men

(Her kes kendi zannınca bana yaklaştı yakın olduğunu sandı. Lakin esrarımı keşfetmeğe varamadılar)

Mevlana’cı  olmak onun sembollerini kullanmak insan müsveddelerine dünyada menfaat sağladığı için, Mevlana’nın o güzelim bahçelerini kirletiyor dünyanın boş eşyaları.

Semazen olmak, artık ayakları iyi çevirebilmek olmuştur. Mevlana’dan bihaber…

Yeni yetme yobaz dindarların eğlencelerine dini süsü vermek için düğünlerinde kirlettikleridir. Bunu yaparak konuklarına ibadet etmiş havasında gururunda olurlar…

Habuki bu sema, gösteri-şov hline getirilmemeliydi. O, aşkın şevkin bila ihtiyari aşıkı bu  alemden alışıdır. Ki bu, düğünlerde eğlencelerde olacak şey değildir. Belki;

Hayatının aşkına kavuşmuş bir damadın gerdek gecesi mutluluktan şevkten semaya durması olabilir. Gerisi yalandır gösteriştir.

Mevlana kendisine iyi de olsa kötü de olsa gelenlere ikramlarını bu dünya da verendir. Ne konuda olursa olsun bu böyledir. Yıllardır Mevlana konulu kitaplar top-seller listelerindedir.

İslami burjuvanın masasında(…) meze olmamalıydı

Bizim de yolluğumuzu ver de yol alalım;

Ey Lekayê to cevabê her suel

Moşkil ez to hel şeved bi kil û kas 

Jar* Bir Demiryolu Öyküsüdür

12 Aralık 2011

Jar: Kürtçe’de ‘zehir’ anlamında olan lafız. Bir diğer anlamı da var: ‘zayıf’ anlamında…  Her ikisi de uygundur hikaye için. (Sel Yayıncılık’ın logosu da tam oturdu bu kelimeye)

İki kovboyun final buluşması misali karşılıklı birbirine kindar kindar bakan iki yaşlı elemanın, kaç türlü hikayesi olabilir ki… (Fazlasını anlatmak olmaz…)

Kürt sorunun izleri var… Seksen darbesinin gölgesi var hikayenin üstünde… Erkeklerin dünyası ; kahvehaneler var… Meyhaneler var… Tarihi küçük hikayeler var ( O. İhsan Anar’vari…)

Televizyonda yayınlanan bir belgesel serisi vardı ; ‘Demiryolu Öyküleri’ isimli. Jar da bir Demiryolu hikayesidir aslında.

Kemal Varol isimli enç bir öğretmenin kitabının Sel Yayıncılık’tan çıkması, zaten başlı başına bir şeyler ifade etmektedir kitap hakkında.

İran Gezi Notları-1

04 Aralık 2011

 

Paylaşmak için biraz geç oldu ama paylaşılmaya değer bulduğum için,bu sene yaptığım İran gezisi hakkında gezi notlarımı paylaşacağım.

Öncelikle gitmek isteyenler için birkaç bilgi verelim;

Bir Türkiye vatandaşı için gidilecek en ekonomik ve kolay ülkelerden biridir; İran.

Türkiye vatandaşlarından vize talep edilmiyor. Pasaportunuzla sınır görevlisinin huzurunda bulunmanız yeterlidir.

Ulaşım Yolları;

Eğer tercih ederseniz İstanbul’dan Tahran’a her hafta otobüsler çok uygun fiyata gidiyorlar (35 euro olması lazım). Ben bu seferlik bu yolu tercih etmedim. Ama bir daha gidersem kesinlikle düşüneceğim.

Bir diğer yol ise Transasya treni, İstanbul – tahran arası çalışan bir hat. Eğer birkaç kişilik grup ile gidilirse kesinlikle tercih edilebilinir. Yataklı vagonlarının konforu gayet iyidir.

Biz yolun tamamını trenle gitmeyi planlıyorduk. Hem trenle seyahat etmek güzel olur düşüncesi ile. Bir aksilik oldu ve planımızı değiştirmek zorunda kaldık. Yol çalışmaları sebebiyle tren seferleri iptal olmuştu. Biz de şöyle bir rota izledik; İstanbuldan Elazığ’a trenle ( ki burası benim memleketimdir) oradan da otobüsle Van şehrimize, oradan da minübüs ile Yüksekova’ya ve taksi tutup sınıra ( yani Esendere’ye) gittik. Burada yaşadığımız macerayı daha sonra anlatırım. Ama bu yolla gitmeyi asla tasfiye etmiyorum.

İran parası; her ne kadar banknotların üzerinde ‘Riyal’ yazsa da halk ağzında ‘Tümen’ diye tabir edilen riyalin bir sıfır atılmış halidir. ( Meselem, 10 riyal 1 tümen eder).

Gideceğiniz zaman muhakkak riyalin Türk lirasına karşı kur farkını öğreniniz. Çünkü gerektiğinde pazarlık yapmanız icap edebilir.  Paranızı Türkiye’den çıkmadan da dönüştürebilirsiniz. Ama hiç böyle zahmete gerek yoktur. İran’ın tüm büyük şehirlerine lirayı riyale kolaylıkla çevireceğiniz sarraflar mevcut.

Sınırı geçince Urumiye’ye ( Eğer bizim gittiğimiz yolu tercih ederseniz) varmak için biraz riyal gerekecektir.  Bunu sınırın hemen İran tarafındaki taksicilerden bozdurabilirsiniz. Ama paranızın tamamını burada bozdurmaya kalkışmayın. Muhakkak zararlı çıkarsınız. Pazarlık kaçınılmazınızdır…

Yanınızda götürüp götüremeyecekleriniz hususunda net bilgiler veremiyorum. Her ne kadar bize şunu bunu götüremezsiniz denilse, biz giderken yaşanan kargaşadan yanımızda neler götürdüğümüzü hiç kontrol bile etmediler.

İran Gezi Notları-2

Hocam, Allah’a Peygambere Laf Etmek Caiz Midir?

23 Kasım 2011

Yazarların çoğu, kendilerini mutsuz edecek veya zevkten dört köşe edecek iletiler alır okuyucularından. Sadece okuyucularından değil tabi; mahallenin -SOYTARISI-  Yasin Hayal’den de alırlar. Çok ilginç olur bu iletiler. Çünkü katiyyet ifade eder:

” Orhan Pamuk akılluo olsun! akıllou!”…

Veye direkt yazarın ceddiyle ilişkiye girmiştir bile, bunu mesajla gönderiyordur; sin-kef… ye- kaf…

”Ulan soysuz! ulan Ermeni dölü! Seni ….(biiip)”

Çok içtendir tabi. İçinden geleni hiç bir perde ile perdeleme, süzme tasası yoktur.  Tamamen içten gelerek; aynen diğer tüm hayvani duyguları ve fiilleri gibi. Tıpkı tuvalette yaptığı def- i hacet mucebince.

Sevan Nişanyan da böylelerinden en çok nasiplenenlerdendir. Farklı kimliği ve farklı görüşleri bir yana müthiş birikimi ile dopdolu bir adamdır. Farklı kimliği, kolay reaksiyon almasına sebeptir tabiki. ( Hani Ermeni’ye sövmek   mübahtır ya…)

Ama benim görüşüm şudur ki Sevan Nişanyan (ve envası) bu durumdan azami endazede müstefit oluyorlardır.  Çünkü bu gelen iletilerde her şey içtendir. Kendisinin ifadesi ile; Devamını oku…

Bağdat’ta Buluşalım

13 Kasım 2011

Agatha Chiristie Ortadoğu’da…

20. yy. Ortaları siyasi içerikli romanlarını incelemeye devam:

Bir soğuk savaş polisiyesi, 1951 Agatha Chiristie imzalı roman; Bağdat’ta buluşalım (They Came to baghdad)

Usta yazar dönemin Rusya- Amerika merkezli çekişmelere sahne olan soğuk savaştan bir kesit.

Ortadoğu’da bir gizem peşinde  verilen çaba casusluk oyunları… kitabın sonuna kadar kestirilemeyen, içini aşk denen şeyin de serpiştirildiği bir çekişmeler dizisi… entrikalar, cinayetler , faili meçhuller falan…

Bağdat buluşma noktasıdır. herkes oraya ulaşma çabasındadır. Bazısı Tibet’i, Kürdistan’ın dağlarını, Beluçistan’ı dolaşmış seyyahtır ve gizemli bilgiler toplamıştır bunu Bağdat’a ulaştırmalıdır. Bir diğerleri bunu engelleme çabasında…

 Bir solukluk hikaye; belki geçen 60 yıla rağmen hala güncelliğini koruyan bir hikayedir…

Sayın Başkan – Asturias

01 Ekim 2011

*Peki ama suçsuz olduğuma göre…

*Suçlu olup olmadığınızı düşünmeyin. General: Siz sadece başkanın hoşuna gidip gitmeyeceğinizi düşünün; hükümetin tutmadığı bir suçsuz bir suçludan çok daha kötü durumdadır…

Bu bir döneme damgasına vuran Güney Amerika devletlerinin başkancı sistemleri tahtında tüm misilli yavşak sistemlere bir eleştridir…

Başkanın baskısını eseriyle Nobel ödülünü de kazanan Austurias’in de üstünde görmek mümkündür. Okurken fark edilir bu endişeler satır aralarında…

‘Suskunlar’ Üzerine

22 Eylül 2011

Evvela sükut vardı. Tanrı sıkılmış olmalı ki bir şeyler düşündü planladı. Gerçi daha önce 6 günde yaptığı eser fena sayılmazdı ama… ah ‘sükut’ olmasa… Ve yeni bir mesaiye başladı; yine 6 gün sürecek bir yoğun çalışma mesaisi.

Hergün bir nağme bir makam oldu, aktı. Ruh verdi (yegah, dügah…)

Altıncı günden sonra yedinci günde durup yaptığı işe baktığında yaptığını çok beğenmiş olmalı ki yedinci günü dinlenerek, dinleyerek geçirdi.

İşte tanrı bu emeği hediye etmişti insana lakin pekte mutlu değildi karşılıksız vermekten bunca emeği. Bir açığını kollarken Adem ile Havva’nın.

Ve olan oldu ‘Yasaklı meyve’ e ilişmişti atamız. İşte bu, güzelim hediyenin kaybı demekti…

Ama Ademoğlu hiçbir zaman bu nağmeyi unutmadı. İnsanlık tarihi boyunca hep onu arayıp durdu… İşte en basiti davuldan itibaren tüm  müzik aletleri hepsi bu amaç uğrunda ortaya çıkmıştı…

Hatta bu arayışta o kadar yol kat etti bir nağme ortaya çıkardı. İbn-i Uzluk’a göre hem makamı hem güftesi Kürdi olan bu nağme; Lazar ware derve! şeklindedir…

‘Ölümcül Kimlikler’ Üzerine

17 Temmuz 2011

Uzun bir süredir Amin Maalouf hakkında bir şeyler yazmak istiyorum. Amin Maalouf bir romancı olarak bilinir ülkemizde. ‘Semerkant’ en çok okunan romanıdır herhalde. Romalarında toplumumuza inceden eleştiriler de vardır. Bunlar incitici olmayan eleştirilerdir.

Aynı zamanda çok güzel denemeleri de vardır. En son denemesi ‘Çivisi Çıkmış Dünya’ olsun, ondan önceki denemesi ‘Ölümcül Kimlikler’ olsun çok güzel sosyolojik tespitlerde bulunmuştur bu çalışmalarında.

Ortadoğu’da Hristiyan kimliğiyle Avrupa’da ise Arap kimliğiyle hep öteki olmuş birisi olarak Amin Maalouf’un tespitleri hep yaşanmışlığı içerir.

Ben özellikle ‘Ölümcül Kimlikler’ kitabını öneriyorum. Kitap ile ilgili fazla bir şey söylemeye hacet yoktur. Ancak kitaptan almış olduğum aşağıdaki alıntı büyük ölçüde kitabı tanıtır niteliktedir;

‘‘Dilinizin küçümsendiği, dininizle alay edildiğini, kültürünüzün aşağılandığını hissederseniz, farklılığınızın işaretlerini abartılı bir gösterişle sergileyerek tepki verirsiniz; tersine, size saygı duyulduğunu hissettiğinizde, yaşamayı seçtiğiniz seçtiğiniz ülkede bir yeriniz olduğunu hissettiğinizde daha farklı davranırsınız.’’

Ö.Doğan/Cinorek

Gökyüzü Kadar Kızıl

19 Haziran 2011

Red Like Sky (2006)

Hani tüm umutlarınızı yitirdiğiniz vakitler olur ya, işte o vakitlerden bir vakit izlendiğinde, çok değişik bir etki bırakır adamda. Belki formatlar tüm o umutsuzluğunuzu…

Filmde çok küçük yaşta görme yetisini yitiren bir çocuğun sesler dünyasını keşfetmesinden bahsediliyor.

Bu hikaye yaşanmış bir öyküden alıntıdır. Ve bu çocuk da İtalya’nın en önemli ses editörlerinden Mirco Mencacci’nin ta kendisidir.

Görme engellilerin normal okullara devam edemediği bir dönemde ‘körler okulunda’ diskalifiye olmaya karşı çıkıp, okuldaki diğer öğrencilere de ilham kaynağı olmuştur. Seslerden oluşan bir yeni dünya yaratmaya girişmiştir.

Çok güzel bir sahnesi vardı, okuldaki doğuştan görmeyen arkadaşına renkleri tanımlamaya çalışırken ki. Arkadqaşı sorunca;

-Mavi nasıldır?

-Mavi bisiklet sürerken yüzüne vuran yel gibidir. Biraz serinleticidir.

-Kahverengi nasıldır?

-O ağacın kabuğu gibidir dokunduğunda hissettiğindir.

-Ya kırmızı?

-O ateştir…

Ha bir de, film sadece bundan ibaret değildir. Aşk da vardır filmde çocukça tatlılığında.

Sonra sosyalizm vardır filmde. Eylemler. Yürüyen ağabeyler…

İtalyanca’nın ve çocuk dahi olsa bir  İtalyan’ın karizması vardır…

En Güzel Anarşist; Banksy

08 Haziran 2011

Sözlük yazarlarından birinin hakkında; ‘‘Ortaçağ için Michelengelo ne ise günümüz sanatı için de o odur…’’  dediği adamdan bahsedelim.

Benksy…

Grafitileri bir çok kişi tarafından avatar olarak kullanılan, ama bu eserlerin yaratıcısı hakkında pek kimsenin bilgi sahibi olmadığı eleman, üstad… Fareleri vardır bunun. Dünya gezegeni üzerinde ansızın herhangi bir sokakta belirebilen fareleri. Sonra sevişen gay polisleri var. Gül atan göstericisi en bilindik olanıdır tahminimce.

O bir anarşist …

Grafiti suçtur. Dolayısıyla en büyük anarşistlerdendir Benksy. Bir global anarşist. İsrail –Filistin duvarını ‘tatil enstanteleri’ adını verdiği dokuz adet grafiti ile süsleyen grafitici, anarşist. Böyle anarşiste can kurban.

Sanat halk içindir…

Grafiti halk için olan sanatlardandır. Grafiticiler sanatlarını halka sunarlar. Kimlikleri genelde bilinmez. Zaten suç olduğu için gizlemeleri gerekir. Her ne kadar kendi sergilerini açabilecek kadar popüler olmuş olsa da, Banksy de halen bir grafiticidir. Ve halen gerçek kimliği keşfedilmemiştir.

Son olarak içimizden geçen bir arzu; bir gece ansızın gelip bizim de sokağımızın duvarına bir şeyler çizse Benksy arkadaş. Yaşını da bilmiyoruz ki nasıl hitap edelim bu elemana.

İyi ki varsın Benksy…

‘Sudan Öte…’; Kısa Film Denemem

16 Mayıs 2011

İnsanlığın yeryüzüne yaptıkları veya yapabilecekleri müdahalelere genel olarak yerleşim yeri inşası çerçevesinde bir eleştirel kısa film çalışmam.

Bu çalışmayı ayrıca mimarlık fakültesi bitirme projesi kapsamında jüriye sundum. Tema olarak hazırladığım bitirme çalışmamın da temel felsefesini oluşturuyor.

Benim mimariye yaklaşımım; yapılacak tüm müdahaleler zamanı gelince bir su akıntısı gibi eriyip gidebilecek olmalı…

‘Köprüdeki Kız’ Üzerine…

11 Mayıs 2011
etiketler:, ,

La fille sur le pont (1999) 


Ülkemizde de geçen sahnelerinin olmasından mıdır bilmiyorum ama bizde bir hayli bilinen ve tartışılan bir filmdir; ‘Köprüdeki Kız’ asıl adıyla ‘ La fille sur le pont’.

Kimileri ülkemizi kötü tanıtıyor diye eleştirmişler. Bence halt etmişler. Filmin sonlarına doğru bir tarihi yarımada slüeti var ki insanı etkilememesi mümkün değil. Bundan güzel tanıtım mı olur.

Film bir köprüde ki buluşmayla başlıyor. Yine aynı şekilde başka bir köprüdeki buluşmayla son buluyor. İşte bu son köprü bizim Galata.

Fransızca filmler sadece Fransızcanın o insanı alıp götürmesiyle bile gayet güzel seyredilebilir. Bir de güzel bir senaryo artı bir de hoş hatun olursa tadından yenmez. Bu da sanırsam tam olanından…

Filmin müzikleri de bir başka güzel. Biraz Balkanlardan esintiler var müziklerinde. Zannedersem Çingene müzikleri. Soundtrack albümü çıkmamış. Eğer çıksaydı çok iyi olurdu. Ama yinede sırf müzikleri için bile tekrar tekrar izlenebilecek bir film…

The Book of Lost Things – John Connolly

29 Nisan 2011

Cinorek has a special mean in Shavaki, a tribal language in Eastern and Central Anatolia. This tribe after  years still continues nomadic life. And they have their own oral literature background, nomadic culture. One example of this background is fairy tales for children ( maybe for elder people too).  Now bact to cinorek, it means something like fairy tale in Shavaki ( in another saying; Shikaki) language.

In relation to our weblog name, I read a book which tells a western fairy tale; The Book of Lost Things. Such a book that shows similiarities over eastern and western in fairy tales. What are  these similiarities? Most commonly;

-          A deer with a man head…

-          Wolves also have  an important place in many fairy tales. (Usually they represent on harpies sides)

-          Or dwarfs can be said as common chareacters of fairy tales…

A few clues about the story; Devamını oku…

‘İmamın Ordusu’ Türkiye’ye E-Kitabı Tanıttı

20 Nisan 2011

Batıda epeydir başlamış olan e-kitap dönemi, ülkemizde çok ilginç bir şekilde yeni keşfedildi.

Düne kadar yeteri kadar ilgiyi görememişti. Geleneksel kitaba duygusal olarak sadık kalınmıştı. Ancak bir şey oldu. Ahmet Şık diye bir adam bir kitap yazdı ‘İmamın Ordusu’ adında. Birileri yayınlamasına müsaade etmedi. Herkesin ilgisini çekti, dolayısıyla bulmak ve okumak gerekliydi.

Ve bu kitabın paylaşımı tek bir yolla mümkün oldu; Sanal ortamdan paylaşım. İki gün içinde sadece bir protesto olsun diye bir çok kişi bu kitabın pdf. formatını indirdi. Bilgisayarında veya daha tedbirli olanlar gizli yerlerde tuttular. Okuyabildiler mi? Emin değilim.

Benim elektronik posta adresime de hatırlamadığım bir mail grubu aracılığıyla kitabın elektronik formatı düştü. Belki birkaç yerine bakarım diye attım köşeye. Sonra açtım ilk sayfasını ; ‘Dokunan Yanar’ diye başlıyordu. Ve nasıl, hangi solukla okuduğumu bilmiyorum. Kısa bir inceleyip silmek için açtığım koca 298 sayfalık kitabı bitirivermişim.  (Umarım bir suç işlememişim.)

Sanırsam e-kitap böyle bir şey.  Bu olay tarihe bir de bu yönüyle kaydedilmelidir.

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.